27 Mart 2017 Pazartesi

Elveda Nûjiyan...

BÎRCAN DELAL YILDIZ NÛjiyan’a (Tuba Akyılmaz) dair… Acının yoğunluğu sevginin çokluğundandır derler. Yaşayacaksa insan sevmeli, hem de aşkla sevmeli. Acıyı bal eyleyecek zamanlara taşısa da sevgi, yine de sevmeli! Aynı Nûjiyanımız gibi… *** Nûjiyan’ı 2012 yılının sonbaharında bir yağmur sonrası, kıvırcık saçlarından içeriye yol bulamayan yağmur damlacıklarının saçlarında boncuk boncuk biriktiği bir zamanda tanıdım… Yanaklarında sonbaharın serin rüzgarlarının sebep olduğu pembelik ve ıslaklık vardı. Tebessümün oturduğu yüzü, mutluluk fışkıran gözleriyle çok eski bir dost bakıyordu sanki. Selamlaşıp, öylece arkadaş olduk. Daha sonra SARA belgeselinin ön hazırlığı için bir süre birlikte kaldık. (Nûjiyan, SARA belgeselinin senaristlerinden ve en büyük emekçilerindendir) Nûjiyan bende, o ilk bakıştaki eski dost, sevgisi ve enerjisiyle kaldı hep… En güzel gülenimizdi… Nûjiyan, yaman, gıpta edilesi bir devrimci. O gencecik ömrüne sığdırdığı acıların çetelesini tutmaya kalksanız sendeler düşersiniz! Gülerken göz kenarlarında oluşan o her bir çizgide onlarca sevdiğinin acısını taşır Nûjiyan… Yani sadece gazeteci değil, inançlı ve dirençli bir devrimcidir. Zor zamanların, zor mekanların gülümseyen, gülümseten devrimcisidir hem de. Zagroslardan omuzladığı acılarını hiç indirmeyen, inancını fikrine, fikrinin eylemine sanatçı ustalığıyla nakşettirendir. En güzel gülenimizdi Nûjiyan… Akışkanlığımızdı… Mesela hiç yavaş konuşmaz. Hem Kürtçeyi hem de Türkçeyi. Beynindeki fırtınalı düşünceler konuşmasına yansır, heyecanını mutluluğunu, öfkesini birlikte yaşardınız. İçten, ödünsüz, göründüğü gibi, enerjik ve akışkan… Durağanlık O’nun zamanına ait değildi. Literatürüne almamıştı hiç! Akışkanlığımızdı Nûjiyan… Öyle bi gülerdi ki, sanırdınız tüm mutluluklar onun eteklerinde toplanmış. Gülme yoğunluğu ardından gözyaşlarıyla süslenirdi. Onunla birlikte en mutlu gününüzmüş gibi gülerdiniz. O enerjiyi içinize işlerdi. Coşkumuzdu… O birkaç aylık zaman diliminde hiç çekmediğimiz kadar halay çektiğimizi hatırlıyorum. Dışarıya ses veren bir müzik kutusu vardı, Mêrdînkî dediğimiz halayı çok severdi. Bir bakardık, Roza başta olmak üzere diğer kızlar kendinden geçmişçesine oynuyor. Sonra; az önce baktığımız halayın içinde bulurduk kendimizi. Kahkahalar eşliğinde dakikalarca halay çektiğimiz defaları sayamıyorum bile… Coşkumuzdu Nûjiyan… En önde olanımızdı… Êzîdî fermanının yaşandığı günlerdeki sabırsız, öfkeli hallerini hatırlıyorum şimdi. Bıraksalar koşarak Şengal’e yetişebilirdi. Buna inancım tam. Ruhunda duyduğu acının, bir an önce gidip o kadınların acısını paylaşamamanın, kısacası orada olamamanın huzursuzluğunu en derin yaşayanların başındaydı. İnatçıydı, inatçı olduğu kadar yetenekli. Ve o inadıyla kısa bir süre sonra duydum ki Şengal’e gitmiş bile. Şaşırmadım hiç. Zor zamanların, zor mekanların devrimcisi dedik ya; ölümün bir nefes yakında olduğu yere güle oynaya varmıştı işte Nûjiyan. En önde olanımızdı… İhanet! Ahh ihanet! Kürdün yakasını bırakmayan veba! İhanet, insanın varlığına en büyük hakaret! Haram bir ’yaşam!‘ Kürdistan’ın kapanmayan yarası! Bir türlü ’biz‘ olamayan ’ben’! Hesabının mutlak sorulacağı!.. *** NÛJIYAN’a... * “…Ne zaman dudaklarından öpmeye kalksam hayatı, saçlarını koklasam rüzgarların, içimde incecik bir sevgi ürperiyor sarı hüzünler dökülüyor gönül bahçeme gelmiyor beklediğim bahar…” Bahar… Yeniden hayata durma, „Nû Jiyan“ olma demi! Ahh be gülüm; doğum günümdü ihanetin seni vurduğu gün! Tek bir şey diledim; uyandığın gün yeni doğum günüm olacaktı. Kim bilir belki de birlikte bir gün belirlerdik… Yaranın ağır olduğunu daha sonra öğrendim. Jinda’nın kucağında Hesekê’ye gitmişsin biliyor musun? Saçlarını, o güzel yüzünü bir anne sıcaklığıyla okşayarak, kulağına bize geri dönmeni fısıldamış… Gözyaşları yüzüne damlamış hissetmedin mi? Hewlêr Şengal’de olmadığına o kadar üzgündü ki, sesindeki tını binlerce km uzaklıkta beni kahretti! Çiğdem’in, Medya’nın, Arjîn’in, Gulan’ın ve onlarca can arkadaşının Mezopotamya’nın tüm tanrıçalarına yakarışlarını duymadın mı? Hayal ve gerçek arası… Rüyama girmiştin, hiçbir şey olmamış gibi öteden gülerek geldin. Hemen yanıma uzandın öylece. Sadece bacağında bir morluk vardı. ”Tanrım, demek ki rüyaymış!“ diyerek iç geçirdim. Öylece sevindim. Gerçek ve hayal birbirine karışmıştı! Onu da mı hatırlamıyorsun? Agît ne dedi biliyor musun? ”Ben onları arada arayıp, ‘bak ben ağabeyinizim, bir ihtiyacınız olur da söylemezseniz bozuşuruz’ diyordum. Şimdi bir daha nasıl söyleyeceğim?“ Ve seni tanıyan herkes ”Nûjiyan dirençli kızdır, kalkacak eskisinden daha da enerjik olacak“ diyordu. O kadar emindik ki 8 Mart ve Newroz mesajlarını ”şimdi bakamaz ama uyandığında görecek“ diye ihmal etmedik. Öyle inandık ki geri döneceğine… Ve nasıl bir özlemle seni bekledik ah bir anlatabilsem! Dağlar ağladı… Dersim var bir de… Dersim’den gazete için ’Dağ Sineması’nı anlatan bir yazı istedik. Yazıyı gönderdi. Bak ne demiş: „Rojava Devrimi’nde toplum gerçekliğini ve YPG/YPJ savaşçılarının direnişini anlatan son filmimiz ‘Kızıl Sayfalar’ (Rûpelên Sor) yakın bir zamanda beyaz perdeye çıkacak. Bu satırları yazarken başrolde oynayan arkadaşımız Nûjiyan Erhan’ın, KDP ve Türk çetelerinin (3 Mart’ta) Şengal’e yaptığı saldırıda başından yaralandığı haberini aldım. Günlerdir gözyaşlarımı dindiremiyorum. Bu duygu seliyle boğulacak gibi hissediyorum…“ Dağlarımız senin için ağladı Nûjiyan, dua etti. Sadece Dersim değil, ayak bastığın, gönlünün-gözünün değdiği her gerilla dönmen için dua etti. Sen dönmedin… Filmin bitişi sonrası sana takılmalarımız geliyor aklıma. Role girmekte bayağı zorlanmışsın ”Ne yapayım ancak o kadar rol yapabildim“ demiştin. Biz de heyecanla filmin gelmesini ve izledikten sonra sana takılacağımız repliklerini, edalarını bekliyorduk. Yani elimize düşmüştün! Ve kahretsin, film daha bu yıl gösterilecek ve sensiz! Newroz’da bizimleydin Newroz çok güzel geçti. Amed’de de, Cizre’de de… Mutlu ve coşkuluyduk. Biliyorsun Newroz coşku taşkınlığı yaratıyor biz Kürtlerde, ruhumuz yenileniyor. Newroz’a yaraşır kutlamalar yapıldı her yerde. ”Keşke Nûjiyan da görseydi ama uyanınca izler, o da mutlu olur“ dedik hep. Newroz’da da bizimleydin. Kelimeler terk etti bizi… Mutluluğumuzu paylaşan bizler hüznümüzü, acımızı paylaşamadık yokluğunda. Sanki arasak, birbirimizin sesini duysak, o kurşunu biz sıkmış gibi olacağız ve yokluğunu kabul edecekmişiz hissi! Hala da öyle. Ne zor, ne dayanılmaz… Sanki bütün kelimeler bütün konuşma yetimiz senin o güzelim kıvırcık saçlarına asılıp bizi terk etti… Ve sen dilimizle birlikte yüreğimizi de kendinle götürdün… Uğurlamaya gelemedim, affet! Bugün gördüm; hepsi oradaydı. Binlerce Şengalli ile birlikte gelmişlerdi seni uğurlamaya. Senden sonra KDP çetelerinin yaraladığı Jînda o kırık koluyla en önde senin tabuduna omuz vermişti. Hemen yanında Hewlêr vardı. Zinarîn Amûdê oradaydı, Arjîn, Medya, Jiyan, Hêlîn, Berxwedan, Çîçek, Stêrk, Eylem, Dicle, Yekbun, Gûlistan, Rojda, Devrim, Sinan, Seyit, Agît, Mazlum… Bende ise seni uğurlayamamanın kederi, öfkesi ve toprağına yüz sürememenin acısı... Affet gülüm gelemedim... ** “…Tuba dedikleri güzel boyundur, huri, melek derler senin soyundur, aşığa cevretmek eski adetindir her vakit sanadır niyazım benim… Oy beni beni, sevdiğim beni, oy beni beni, cananım beni sultanım beni…” VEDA… Beceremedim anlatmayı. Farkındayım. Ketumluğum bir yana gidişinin ağırlığında ezilmekten belki de… Ama ruhumun derinliklerinde anlatmak istediklerimi, Arif Altan Arjîn Garzan (Leyla Altan) için yazdığı yazıda o kadar berrak anlatmış ki; onun da affına sığınarak sana onun yazısından bir pasajla veda etmek istiyorum: „…Karlar erimiş, buğdaylar yeşermiş, meşeler gövermiş, badem ağaçları çiçek açmış. En kıymetlimizin huzurundayız. Defolun siz karanlık ruhlar, yıkılın siz dost ve akran kılıklı hain suratlar! Çırpınma sen de ey gece, hiç gölge düşer mi ışığın kaynağına! Aşağıya sarkmak, asıl kaynağında yok olmak için bak nasıl hevesli, nasıl çırpınıyor gökteki yıldızlar. Bir yontuydu kadın, az bu yana bir ceset, burada ise tümden bir ışık; bizim sezmememiz, göstermememiz gereken bir düşüncenin süreğenliği, tanrıçaların beşiğini salladığı uyuyan nur yüzlü bir çocuk. Tek kelime etsem, nefes alsam, sanki zihnimde aptalca bir cümle karanlık bir boşluğa yılan sessizliğinde usulca devinse, her an hafif aralıklı dudaklarında yaşamın ılık soluğu kararlı sözcüklere dönüşecek, kristal şeffaflığı taşıyan boynunda, fildişi derinin altında sımsıcak kan yeniden dolaşacak, şakaklarının, omuzlarının kehribar saydamlığı altında birbirine sarılıp örülen damarları varlığın al şebnemini uysalca havalandıracak…“ * Nuri Can’ın şiirinden bir kesit. ** Malatyalı Aşık İbreti’nin (Hıdır Gürel) şiirinden alıntı.

21 Eylül 2016 Çarşamba

#SûrGünlüğü (5. BÖLÜM)

Sonuç ne olursa olsun MUHTEŞEM OLACAK!

Ne olursa olsun, son muhteşem olacaktır. Hepimizin şehit düşme ihtimali neredeyse kesindir. Bunu biliyoruz. Bunu değiştirme olasılıkları neredeyse yok. Bu deftere bir şeyler yazmamızın sebebi de budur.
10 Eylül 2016 Cumartesi | (yayınlandığı tarih)

SÛR direnişi günlüğü - 5. Bölüm

Direnişin 66. günü... (5 Şubat 2016) Kurşunlu ve Yoğurt Pazarı cephesi birkaç arkadaşın duyarsız yaklaşımından dolayı 3 Şubat akşamı tümden bırakılmak zorunda kalındı. Çiyager arkadaşın uzun süredir bizzat kendisinin üzerinde durduğu ve düşmana çok ağır darbelerin vurulduğu bu cephe hattının kesilmesinden dolayı Dört Ayaklı Minare ve Emniyet Fırını cephesine (son cephe) geçildi. 3 Şubat’ta Kurşunlu cephesinde (Paşa Hamamı civarı) düşmana vurulan darbede en az 8 asker öldürüldü ve operasyona katılan komutanların isimlerinin yer aldığı belge, bazı yaşam malzemeleri ile birlikte ele geçirildi. Belgeden operasyonun ismini öğreniyoruz. Bayrak - 12 Sur Operasyonu.
Alanımız daraldıkça daralıyor. Düşman bundan cesaret alarak daha sert yönelimlerini geliştirirken teslim ol çağrılarını daha sık yapmaya başladı. Tabii her zamanki gibi çağrılara ateşle karşılık veriliyor. Bugün yaşanan çatışmalarda da düşmanın en az 6 ölüsü var.
2 Şubat’ta Kıvırcık (Cihat Morgül) arkadaş havan parçasıyla ağır yaralandı ve 4 Şubat günü şahadete ulaştı. Sırtından aldığı parça karın bölgesinde kalmıştı fakat durumu iyi görünüyordu. 2 gün sonra yaşanan şehadetin nedeni beyin kanaması olabilir diye tahmin edilmekte. Kıvırcık arkadaş direnişin başından beri mevzilerde olan ve Ş. Delil (Mesut Seviktek) arkadaşın yanında kalan en genç yoldaşımızdı. Ş. Afat’ın yanına defnedildi.

İnsan hayatının en basit gereksinimlerinden bile yoksunluk büyük sıkıntılara yol açıyor. En basitinden yaşamak bile olanak istiyor. Tüm bunların yokluğunda bir de direnmek gibi tarihi bir görevi varsa insanın... Binlerce katilin, büyük imkanlarla donatılmış bir gücün devasa tekniğine karşı direnmek, ayakta kalmak, bir onur ve insanlık borcuysa eğer... Yokluk gerçekten yenilmesi ve savaşılması kaçınılmaz bir zaruret gibi kalıyor. Yokluğa karşı, imkansızlığa karşı direnmek ve direnerek destan yazmak ve bunlara rağmen üstüne yürüyenlere diz çöktürmek, pişman etmek... Sur Direnişi için anlatılması en önemli yanlardan biri. 
Xemgîn Roj’un da dediği gibi bu adil olmayan şartlarda, bu her tarafı kalleşlikle sarılı bir pusu ortamında direnmek, ayakta kalmak, teslim olmamak ve yüzyıllarca anlatılacak bir kahramanlığın insanı olmak, gerçek zaferin ta kendisi.



Bugün saat 7:30 gibi Agir (Velat Bilen) arkadaş çatışma deliğinden bakmaya çalışırken suikast ile şehit düştü. Başından aldığı darbe nedeniyle yaşama şansı bu koşullarımızda yoktu. Yoldaşını yaşatamamanın çaresizliğini tekrardan derinden yaşadık. Agir yoldaş gençlik kadrosuydu ve düzenlemesinin yapılması için beklerken abluka başlamış ve buradaki direnişe en aktif katılan, sessizliğiyle, sakin ve soğukkanlılığıyla, yine cesaretiyle en zor kalınan mevzilerde kalmış ve kaldığı mevzilere güç veren bir duruşa sahipti. Bir ay boyunca kimsenin uğramaya cesaret edemediği ve Agir’ın binası diye bilinen Sağlık Ocağı‘na yakın mevzide kalmış ve düşmanın girişine izin verilmemişti. Kendisine ait özel hiçbir şeyi olmayan, şikayet etmeyen, neresi olursa orada en iyi katılımı sağlayan bir arkadaş olan Agir yoldaşı defnettik.
Arkadaşların moralini şehadetler etkilese de düşmana vurulmak istenen darbenin öfkesi de artıyor. Agir yoldaşın şehit düştüğü mevzide öğlen saatlerinde intikamı alınırcasına düşmana darbe vuruldu. Ve cenazeler dahi alınmaya çalışıldı. Düşmanın yoğun taraması ve sis bombaları, yine arkadaşların yanında cenazeleri çekecek çengelin olmaması buna engel oluyor.
Direnişin 67. günü... (6 Şubat 2016) 2 Aralık’ta başlayan çatışmaların 67. gününü geride bırakırken yağmur sayesinde saldırının az olduğu bir gün geçirildi. Daha çok düşman teknik kullanırken, bizler de sıcak çatışmalar için hazırlık yapıyoruz. Duvar delme temelinde geçiş hatları oluşturulurken, çatışma mevzileriyle de savunma güçlendirilmeye çalışılıyor. Aralık ayı tamamen yağışsız geçmişti. Ocak ayı başlarındaki yağışlar döneminde hem düşmana ağır darbeler vurulmuştu hem de düşmanın saldırıları yavaşlamıştı. Yağışlı hava bizler için en büyük fırsattı. Çünkü düşmanın keşif uçakları ve helikopterleri çalışmıyordu. Havadan keşif yapamayan düşman, ilerleyişini de gerçekleştiremiyordu. Önünü havadan keşfedemeyen düşman, tanklarla ve diğer tekniğiyle evleri ve apartmanları bombalayıp yerle bir ediyor.

Hogir Amed’in günlüğe notu
“Arkadaş! Şansa bak. Savaşın başında 49 gün boyunca Kurşunlu Camii ve minaresini koruyorduk, 64 günden sonra Katolik Kilisesi ve çan kulesini koruyoruz!” 
Devrimci Selam ve Saygılarımla... 
Mustafa Yılmaz (Hogir Amed)”

Direnişin 69. günü... (8 Şubat 2016) Havanın yağışlı oluşundan dolayı dün de gün boyu düşmanın saldırıları çok kısıtlıydı. Fakat bugün sabahtan itibaren güneşli havayı fırsat bilen düşman, helikopter desteğinde çılgına dönmüş deli danalar gibi her taraftan yine ağırlıkta teknik kullanarak saldırılarını başlattı ve akşama kadar aralıksız devam etti. Hiçbir zaman bu dönemde istediğimiz kadar yağışlı havanın olmasını istememiştik. Açık hava eşittir keşif helikopteri, Heron ve Dron (minyatür keşif uçağı), durum böyle olunca güneşli havaları hiç ama hiç istemiyoruz.

Yaralılar için bir umut: Kilise tüneli
Direnişin 70. gününde Sur’daki direnişin kahramanları için en zorlayıcı konulardan biri olan yaralıların durumuna dair bir umut ışığı doğacaktı. Direnişin ilk gününden bu yana mahalleden çıkmayı, bu ablukadan kaçarak kurtulmayı akıllarına bile getirmeyen Sur direnişçileri için yaralıların kurtarılması, direnişin sağlıklı bir şekilde ilerleyişi için vazgeçilmezdi. Bunun için bilgisi alınan bir tünelin varlığına dair Xemgîn’in de ifade ettiği gibi iğneyle kuyu kazarcasına bir çalışma yürütülecekti.

Arkadaşların verdiği bilgi temelinde Katolik kilisesinde 30 km uzunluğunda bir tünelin olduğu belirtildi. Tarife göre giriş yeri bulundu ama içerisi daha önce bir şekilde toprak ile dolmuş ve bu toprağı çıkardığımızda da su ve bataklık ile karşılaşılıyor. Elektrik yok, jeneratör için benzin sadece bir bardak kalmış. Suyu tahliye edip bataklığı boşaltmak ve ihtiyar kadınların sandıklarına benzeyen 6 metrekarelik odanın dibine (2-3 metre derinliğinde olabilir) ulaşmamız lazım. Tulumba ile boşaltılmaya çalışıldı ama yetmedi, aynı anda bidonlarla da boşaltma işlemi desteklendi yine yetmedi, boşalan suyun yerine yine su doluyor ve su seviyesi düşmüyor. Su çıkarılmayınca altta kalan toprağın da çıkarılması oldukça zorlaşıyor. Ama başka çare de yok. Suyun altındaki toprak suya karışılmadan çıkarılacak. Bu zahmetli çalışma (iğneyle kuyu kazar gibi) için dört arkadaş görevlendirildi. Pek bir umut olmasa da tünelin ucunda görünen ışık misali tünelin girişine ulaşmaya çalışıyoruz. Bir yandan düşmanın kiliseye hakimiyet kurmaması için bir ev kalmış, diğer yandan su, çamur ve bataklık. Cizre’de yaşananları da ekleyince karmaşık ve zorlu bir dönem bizleri bekliyor.



Ancak yer alanlar anlayabilir
Direnişin 70. günü... (9 Şubat 2016) Alanın daralmasıyla bağlantılı olarak hareket kabiliyetimiz azalıyor. Bir yandan tank kendisine yeni saldırı açıları oluştururken bir yandan yaralılarımızın durumu ve dışarıyla hiçbir bağlantımızın olmayışı zorlu dönemin ifadesi olabilir. Tank vuruyor, yıkıyor ve kepçe temizleyip yeni caddeler oluşturuyor. Elimizde hiç mayın kalmadı. Düşmana en uzak mesafemiz (yani orta alanın) 150 metre kadardır. Ne olursa olsun, son muhteşem olacaktır. Hepimizin şehit düşme ihtimali neredeyse kesindir. Bunu biliyoruz. Bunu değiştirme olasılıkları neredeyse yok. Bu deftere bir şeyler yazmamızın sebebi de budur. Burada yaşananların özetinin özeti de olsa birkaç kelime de olsa bilinmesi için, anlaşılmak ve bilinmek için yazıyoruz. Dışarıdan pek anlaşıldığımızı zannetmiyoruz. Her bir günü yıl gibi gelişen bu direnişi ancak ve ancak burada yer alanlar anlayabilir.
Direncimiz kırılmadı, kırılmayacak. Özgürlük hareketinin esas kadroları olarak muhteşem bir şekilde direneceğimizi biliyoruz. Hepimiz şehit düşsek de bu adaletsiz savaşın kazananının bizler olduğunu, olacağını biliyor ve inanıyoruz. Bundan sonraki günleri yazma fırsatı dahi olmayabilir ama Çiyager arkadaşın dediği gibi “son ne olursa olsun muhteşem olacaktır.”
Yaşarsak bu direnişin romanını yazmak ya da filmini çekmek isterdik. Belki o zaman daha iyi anlaşılabilirdik. Anlaşılmıyoruz derken yalnız olmadığımızı, dünya çapında gözlerin üzerimizde olduğunu biliyoruz ama burada yaşananları değiştirmeye yetecek ne yapılıyor?

Anonslarla psikolojik savaş
Sadece Sur direnişinde değil Kürdistan’ın birçok bölgesinde öz yönetim direnişleri temelinde geliştirilen direnişlerde AKP savaş rejiminin sonuç almak istediği en önemli noktalardan biri direniş alanlarındakileri teslim alabilmekti. Bunun için alanlarda mahsur kalan yaşlı ve çocuk yaşta insanları bile kullanarak teslim olma mizansenleri yaratıldı. Ancak Sur günlüğünden de anlaşılan odur ki direniş alanlarındakilerin hiçbiri teslim olmadı, teslim olmayı tartışmadı. 
Sur Direnişi’nde de direnişin son günlerinde artan teslim ol çağrılarına hem kendince yöntemlerle hem karşı saldırılarla cevap veren YPS direnişçileri, JÖH-PÖH-DAİŞ-Ordu karmasından oluşan AKP güçlerine beklediklerini vermedi.

Direnişin 72. günü... (11 Şubat 2016) Düşman anonslarla yoğun psikolojik savaş yürütüyor. “Silopi’yi ve Cizre’yi temizledik, sizleri de cehenneme göndereceğiz. Yaşamak istiyorsanız teslim olun” gibisinden çağrılar yapıyor. Dün Dört Ayaklı Minare cephesinden yoğun saldırıları gelişti. Buralardaki sızma girişimlerinden ağır darbeler aldılar. Bir eve giren askerlerden biri öldürüldü ve cenazesi yerde kaldı. Cenazeyi almak için yoğun gaz, el bombaları ve sis bombası kullanan düşmanın cenazeyi almak için gelen iki askeri daha vuruldu ve 3 cenaze de uzun süre denetimimizde kaldı. Daha sonra ilk öldürülen askerin cenazesini çengel atarak alan düşman, diğer cenazesini de almaya çalışırken mayın patladı. Sabaha kadar hem düşman hem de biz cenazelerin üzerinde nöbet tuttuk. Cenazeleri almak için bizler de çengel attık ama duvarın engel olmasından dolayı alamıyorduk. Aynı şekilde düşman da cenazeleri alamıyordu. Onlar için de merdiven engeldi. Bu seferki askerler farklıydı, hiçbir şekilde ne bağırıyor, ne de küfür ediyorlardı. İki gündür aynı yerde (cenazelerin olduğu yerde) nöbet tutuluyor, halen bir cenazenin orada olduğunu tahmin ediyoruz. Pusu ihtimalinden dolayı cenazelerin düştüğü yere tam olarak bakamıyoruz. Aynı şekilde biz de pusuda beklediğimizden düşman cenazesini alamıyor. Bir cenazesini halen alamamış olma ihtimali yüksektir. Çünkü düşman darbe yediği yerde hemen tanrısını (tank) getirtip o yeri vuruyor ve yerle bir ediyor. Fakat rahatlıkla tankın vurabilme açısı olmasına rağmen halen ciddi bir saldırıyı gerçekleştirmedi. Tanktan korunabilmenin en iyi yolu evlerde konumlanmış olan düşmana yakın olmaktır. Tank bir yeri vuruyorsa, oraya o anda düşman ne sızma yapabilir ne de oralara yakındır. En iyisi sağlam bir yere (bodrum gibi) çekilip tank atışlarının bitmesini beklemektir. Dünden bu yana 6 arkadaş yaralandı. Armanc arkadaş tank atışlarından ağır yaralandı. Harun arkadaş bomba atar ile, yine 4 arkadaş da mermi ile yaralandı. Jiyan arkadaş da başından yaralandı (mermi sıyırıp geçiyor). Toplam yaralı sayımız 15’i bulurken 6’sı ağır yaralıdır. Bu 6 arkadaş uzun süre çatışmalara katılabilecek düzeye gelemeyecek durumdalar. Yine birçok arkadaş yaraları taze olmasına rağmen mecburiyetten dolayı mevzilere gidiyor.

Teslim ol çağrılarına yanıt
İlaçlar tükenmek üzere. Yaralar uyuşturucu iğne olmadığından uyuşturulmadan normal iğne ve iplikle dikilmek durumunda. Haliyle yaralılar ikinci büyük acıyı tedavi edilirken yaşıyor. İleride un sorunu yaşayacağımız kesin görünüyor. Kuru gıda sorunu pek yaşanmasa da ekmek sıkıntısı şimdiden yaşanıyor. Sigara ve tütün zaten son demlerini yaşıyor. 20 yıl önce üretilmiş ve tesadüfen bulunan bir çuval Maltepe sigarası, Marlboro içiliyormuşçasına değerli halde. 50 gündür elektrik olmamasına rağmen halen dolaplarda bozulmamış et ve kızartmalara rastlanmakta. Rêber arkadaş bir yandan düşmanın cenazeyi alamaması için nöbet tutarken bir yandan da halen yaşamakta olan tavukların peşine vermiş ve düşmana 20 m. uzaklıkta akşam yemeği hazırlamanın derdindedir. Akşam yemeği alanımızda sağlam fırın kalmadığından yağda kızartılmış ekmeklerle Rêber arkadaşın kestiği tavukların haşlanmasıyla afiyetle yendi. Kokunun düşmana gitmesi için de kemikler közün üstüne atıldı. Düşmanın teslim ol çağrılarına yanıt bu kokuyla verilmiş oldu. Kaybedecek bir şeyimiz yok. Madem öyle, kendimizle birlikte sizlerden de bol bol götürmemiz en iyisidir.
Tatlı bir tebessüm yüzlerde beliriyor, espriler peşi sıra birbirini takip ediyor ve arkadaşlar moral depoluyor. Ama düşmana ne kadar ağır bir darbe vurulsa da 5 dakika sonra kaygılarımız bizleri düşündürtüyor. En büyük kaygımız da yaralılarımızdır. Son mermiye kadar direneceğiz ama ağır yaralılarımız ne yapacak? Neredeyse tek derdimiz olan yaralarımız ve daha da artacak olan yaralılarımıza bir çözüm lazım. Tünel hayali sudan dolayı suya düştü. Oysa ki yaralılarımız için derman olabilirdi...

Perdenin açılması gerekiyordu...
Direnişin 81. günü... (20 Şubat 2016) 12 Şubat’ta Köprülü Sokağı’ndan (en geniş ve uzun sokak) geçerken Botan arkadaş (Erhan Keskin) şehit düştü. Caddenin altından kazdığımız geçiş tünelinin henüz bitmemiş olmasından dolayı geçişler caddeden yapılıyordu ve henüz düşmanın keskin nişancılarına hedef olunmamıştı. Botan arkadaşın şehadeti caddenin artık kullanılmaması gerektiğini bizlere acı bir şekilde gösteriyordu. Cenaze caddenin kenarında kalmış ve ulaşmak için duvarların delinip en yakın noktaya gidilmesi gerekiyordu. Fakat düşmanın yoğun bombaatar kullanması, delinmesi gereken duvarların delinmesini engelliyordu. Cenaze 10 saate yakın sokakta kaldı. Aynı anda caddeden geçişin sağlanması için perde asılmaya çalışılıyordu. Bu çalışma yapılırken sadece kolu pencereden görünen Lezgin arkadaş keskin nişancının hedefi olmuş ve Lezgin yoldaşın elindeki ip yine düşmüştü. Kolundan yaralan (sağ kol) Lezgin arkadaş, ikinci defa yaralanmış oluyordu. Perde asma çalışmasını da engellemeye çalışan düşman önceki gün uzun süre denetimimizde kalan cenazelerinin intikamını almak ister gibiydi. Lezgin arkadaşın yaralanmasının hemen ardından Delil arkadaş da bomba atar ile ağır yaralanmış ve kan kaybediyordu. Hastane caddenin diğer tarafındaydı ve perdenin kesinlikle açılması gerekiyordu. Botan arkadaşın cenazesine ulaşıp almaya çalışırken iki arkadaş da yaralı vermiştik. Alttan kazılan tünel (10 metre uzunluğunda) gecenin geç saatlerinde ancak bitirilebildi. Uzun süredir yapımına başlanmasına rağmen ancak bedel verildikten sonra tamamlanabildi.
13 Şubat’ta Diyar (M...han Yılmaz) arkadaş Emniyet Fırını tarafında (fırın ile kilise arasındaki sokakta) bomba atar ile şehit düştü. Diyar ve Botan arkadaşların cenazeleri olduğu gibi yan yana Agir arkadaşın cenazesinin yakınına defnedildi. Kimlikleri bir kavanoza konulup başuçlarına yerleştirildi.

Yazmalı, yiğitleri yazmalı
Yazmalı, yiğitleri yazmalı, onları okumalı ki insan insanlığını hatırlayabilsin. Bir melek kadar temiz yürekli, kaygısızca, kendilerini tüm benlikleriyle partiye katan yoldaşlar unutulmamalı. Direnişin sembolleridir onlar, aynı günde şehadete ulaştılar. Korkusuzca düşmana saldırmanın ve dimdik durmanın adı oldular. Kadın ve erkeğin en anlamlı yoldaşlığını aynı yolda özgürlük uğruna kendilerini siper etmenin yoldaşların yoldaşı olmanın gereğini en iyi sizler yaptınız. Kurşunlu denildi mi sen anılırdın, sırtımız sağlamdır, derdik. Sen neredeysen orada düşman ilerleyemezdi. Bunun için Katolik Kilisesi’nin savunmasını yapmanı istedik, hani sen de yazmıştın ya işte umutlarımızın savunuculuğunu sen yapacaktın. Kuzey karargah komutanı General Maksimus... Bizleri bırakıp gitmen için henüz erkendi. Gittin ve yasını tutacak zamanımız yok, düşman kalleşçe saldırıyor ve kendimizi savunmamız için daha çok çalışmamız gerekli. Ama merak etme kısa zamanda yanında olacağız. Bu, umudumuzu yitirdiğimiz anlamına gelmez, bu gerçekçi yaklaştığımızdandır. Muhteşem sonun son demlerinde daha fazla yanımızda kalman gerekiyordu. Ama acele ettin. Esprilerini, hoş sohbetini, moralli katılımını kendimize örnek alacağımızı bilmelisin Hogir (Mustafa) yoldaş. Ne yazık ki seni uzun uzun yazacak, anlatacak zamanımız yok. İçimizi en çok acıtan da budur. Tüm yönlerinle seni yazmak, günlerce durmadan herkese anlatmak isterdik. Ama neylersin ki dört bir yanımız puşt zulası ve durmadan yaklaşmakta.
Yoldaşların yoldaşı Berivan (Mizgîn Asya Taşçı) yoldaş peki ya sana ne demeli? Militanca duruşunu, düşmana olan öfkeni nasıl anlatmalı. Sürekli, her zorluğa karşı dimdik durup mücadele etmeni nasıl unuturuz ki? Her gidiş gibi sizlerin gidişi de bizleri çok zorladı. Ama aynı günde gidişiniz bizleri olması gerekenden çok daha fazla zorladı. Direnişin 81. günü (20 Şubat) gidişinizin unutulmayacak tarihidir.

Vietnam, Stalingrad ya da Dimdim Kalesi... Tüm çarpıcılığıyla 21. yüzyılda Sur Direnişi de yeniden ayaklanan ezilenlerin tıpkı efsane direnişlerde olduğu gibi aldıkları tarihi kararlarla başladı. Sonuç ne olursa olsun bazen alınan kararlar daha baştan sonuca hükmetti. Son biline biline, evrenin en değerli hediyesi olan insan varlığının bedel verilmesi uğruna bir avuç insanın halkına duyduğu aşk, davasına duyduğu büyük inanç, halklara kazandırdı. Sonra bu direnişler hikaye oldu. Bu hikayeler, yol gösteren birer bayrağa dönüştü. 
Şimdi bu hikayeler halkların tarihin sınavlarında yüzleştiği en sert sorulara yanıt oluyor. Doğru cevap vermek için birer işaret olan bu destansı direniş, Kürt halkının kendi özgür geleceğini inşa etme konusundaki kararlılığını anlatıyor. Ve yüzyılın tüm küstahlığıyla zalimlerin Kürtlere sorduğu “Teslim olup diz çökecek misiniz?” sorusuna, Surların kara taşlarına çarpa çarpa büyüyen bir sesle, “Ne olursa olsun direniş zafere götürür” cevabını veriyor.                
 BİTTİ

 Doğan ÇETİN

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

#SûrGünlüğü (4. BÖLÜM)

Savaşın amansızlığına rağmen gülmeyi bilmek


Savaşın amansızlığına rağmen gülmeyi bilmek, Sûr direnişçilerinin en büyük güç kaynağı. Gülmek, içinde bulunduğun duruma karşı büyük bir özgüveni ifade ediyor. Ayakta kalabilmenin, sorunlara, sıkıntılara güç getirebilmenin işareti oluyor. Tabii kararlılık sahibi olabilmenin de en temel göstergesi.
09 Eylül 2016 Cuma | (yayınlandığı tarih)

SÛR direnişi günlüğü 4. Bölüm

Tarihi Sur Direnişi’nin günlüğünü tutan Xemgîn Roj’un günlüğün 21 Ocak 2016 tarihi için ‘ikinci bölüm’ diye başlık atması dikkat çekici. Bu tarihten itibaren Sur Direnişi açısından önemli tecrübelerle yeni bir hamle içerisine giren direnişçiler, AKP ve onun savaş güçlerine karşı en ağır darbeyi bu süreç itibariyle vurmaya başlıyordu. Büyük imkansızlıklar içerisinde yaşama ve savaşa dair en küçük bir kolaylaştırıcı gelişmenin bile ne büyük sonuçlara yol açtığını kaleme alan Xemgîn’in anlattıkları, bu amansız direnişte bile hiçbir zaman eksik olmayan moral ve coşkunun kanıtı biçiminde. Bu besbelli ki düşmanlarını da kahrediyor.
Büyük imkansızlıklar içinde direnişçiler için en zorlayıcı husus, yaralıların durumu oluyordu. Çok sayıda yaralıya imkansızlıklar içinde çare olmaya çalışmak, yaralıların o koşullarda bile mücadeleye devam etme konusundaki kararlılıkları, onlarca kitaba konu olmayı hak ediyor.  

Direnişin 51. günü... (21 Ocak 2016) Düşman tüm tekniği ile saldırmaya devam ediyor. Yaşanan çatışmalarda düşmanın en az 4 ölü ve 7 yaralısı var. Dün bir arkadaş yaralandı. Ama hayati tehlikesi bulunmuyor. Fakat bir hafta önce yaralanan Welat arkadaşın hayati tehlikesi devam etmektedir. Hastanede ilaç sıkıntısı en zorlayıcı durumdadır. Kan durdurucu bitmek üzere, serum bulunamıyor. Yaraların dikişi için artık normal ipler kullanılmaya başlandı. Doktorların hiçbir teorik eğitimi bulunmuyor. Hal böyleyken yaraları ağır olan arkadaşlara müdahale etmek nerdeyse imkansız hale geliyor. İnsanın yoldaşına yardım edememesi, an be an şehadete doğru gidişini izler pozisyonda kalması, en ağır çaresizlik olarak bizleri zorluyor. Welat arkadaş belinden mermi almış ve mermi vücutta kalmış.
Bombaatarlar daha isabetli, mermiler daha yakından geçiyor. Tank uzaktan nokta atışı yapar hale gelmiş ve alan Emniyet Fırını merkezli hale gelmiş durumda. Dördü ağır 12 yaralımız hastanede kalıyor. Buna rağmen sonuna kadar direnişe devam tavrımız ve tutumumuz kararlılığını korumaktadır.
Direnişin 52. günü... (22 Ocak 2016) Welat (Hakan Aslan) arkadaş, yaralanışının 7. gününde şehit düştü. Çok direnmesine rağmen elimizdeki imkanlarla kurtarmayı başaramadık. Doktorlar (sağlıktan anlayan ama gerçek anlamıyla hiçbir eğitim almayan) karın bölgesini açıp temizledikten sonra Welat arkadaş şehadete ulaştı. Direnişin başından beri en kararlı duruşu sergileyenlerden olan Welat arkadaş, yaralı haliyle dahi 7 gün boyunca yaşam mücadelesini devam ettirip bir çare bulunacağı umudunu yitirmedi. Bu savaşın hazırlıklarında eksik kalan bir nokta da doktor ve ilaç temininin yapılmamış olmasıdır. Sağlıktan anlayan birkaç insan, çatışmalar başlamadan önceki Sağlık Ocağı ve eczaneden aldığımız ilaç ve malzemeler (ki onlar da tükeniyor) dışında ciddi bir hazırlığı yapmadığımızı anlıyoruz. Ama bu bir çözüm değildir.

Xerzî arkadaşın halayı...



Gün içerisinde bir operatör ve bir birim komutanı suikast ile öldürüldü. Düşman her gün yeni bir tekniği daha devreye koyarak ilerlemeye çalışıyor. Havanın ardından Keçi Burcu’na yerleştirdiği top atar (iki tekerlekli) ile top atışlarını da devreye koymakta. Evleri yıkıp yeni yollar yapması, belli ki düşmanı kurtarmıyor. Direnen iradeyi kıramayınca daha da saldırganlaşıyor. Bombaatar silahını taramalı bir şekilde kullanıp bir binayı yıkabiliyor. Arkadaşların güvenliğini almaya çalıştıkları 5 katlı bir bina uzun süredir mermi, bombaatar ve birçok silahın hedefi halinde vuruluyordu. Düşmanın girişine izin verilmiyordu. Binada durmak ve düşmanın gelişini beklemek cesaret isteyen bir durumdur. Fakat buna rağmen Xerzî ve İhsan arkadaşlar orada nöbet tutmaya devam etmektedir. Derken bina artık bombalardan yorgun düşer ve bir bütünen yıkılır. Bu yıkım düşmanın ilerleyişini epey bir zorlaştıracaktır. Xerzî arkadaşın keyfine diyecek yoktur. Düşmanın tüm girişimlerine rağmen bina savunulmuş, artık durulamayacak hale gelen bina çökmüştür. Xerzî arkadaşın her zamanki moralli duruşuyla binanın artık çok güvenli olduğunu anlatırken halaya durması, direnişin morali ve halayıdır.
Direnişin 53. günü... (23 Ocak 2016) Düşmanın ilerleyişi eskiye oranla yavaşlamış olsa da yeni yöntemlerle saldırılarını devam ettirmekte. Piyade birlikleri ev ev ilerleyip o evlere konumlanma temelinde alanımızı daraltmaya çalışıyor. Konumlandığı son noktayı bırakıp geri gitme durumu bizim tekrardan ilerlememizi sağladığından ev ev denetimine alıp ilerlemeye çalışıyor. Kurşunlu sokağında aynı yöntemle ilerlemeye çalışırken arkadaşlar daha önce eve döşemiş oldukları tuzağı düşmanda patlatıyor. Burada düşmanın 2 özel harekat polisinin cenazeleri evin içinde kalıyor. Cenazeler tekrardan tarandıktan sonra üzerine gidilmeye çalışılıyor. Ama düşmanın da evi yoğun vurmasından dolayı üzerine gidilemiyor. Yenikapı (...) Sokağı’nın Kurşunlu ve Yoğurtlu Pazarı, yeni bir cephe olarak örgütlendirildi. En nitelikli arkadaşlar bu cephede hareketli bir şekilde konumlandırılmış haldeler. Daha güçlü tutmaya çalıştığımız Emniyet Fırını ve Dört Ayaklı Minare arasındaki bölgede daha fazla arkadaş konumlandırılmış ve Gaziler Caddesi’ne doğru ilerlenmeye çalışılmaktadır. Savunma hatları düşmanın yönelimlerine ve arkadaşların nitelik ve niceliklerine göre ayarlanmaya çalışılmaktadır.
Cephane konusunda çok ciddi bir sıkıntı yaşanmıyor olsa da gübrelerimizin hiç kalmamış olması zorlayıcıdır. Tarama ile mermi atmak yasaklandı.
Rodî arkadaş alana gelişinden beri Karnas silahı ile eylemler yapıyor. Her yaptığı eylemin tekmilini yazılı olarak yönetime, sözlü olarak da tüm gördüğü arkadaşlara vermesiyle bilinen bir arkadaştır. Bazı günler tekmili abartılı görününce arkadaşlar arasında şakalaşılmasına sebep olmaktadır. Bu da kendisinde belli bir daralmayı yaratmaktadır. Hastalığına rağmen kendisini hiç geri vermeden fedakarca çalışmalarını sürdürmektedir.

Direnişin ömrünü uzatan iki taktik



Savaşın amansızlığına rağmen gülmeyi bilmek, Sur direnişçileri için bu direnişin en büyük güç vericiliği. Gülmek, içinde bulunduğun duruma karşı büyük bir özgüveni ifade ediyor. Ayakta kalabilmenin, sorunlara sıkıntılara güç getirebilmenin işareti oluyor. Tabii tüm bunlar için kararlılık sahibi olabilmenin de en temel işareti. Direniş boyunca o amansız ve acı verici gelişmeler içinde YPS direnişçileri gülmeyi biliyor. Xemgîn günlüğü bu anlara dair gelişmeleri de not etmeyi ihmal etmiyor.  

Direnişin 54. günü... (24 Ocak 2016) Tank ile vurulan evler, havan ile yıkılan binalar ve kepçe ile açılan yeni yollar... Savaşın adaletsizliği ancak bu kadar olur. Kleş ile kepçeye vuruyoruz, B7 ile tanka... Darbelenip geri çekiliyorlar ama bu şekilde durdurmak çok zor. Bunların karşısında durmak tabi ki cesaret ve irade gerektiriyor. Her şey bir yana düşmanın bu saldırılarına alıştık ama sigara sorunu zorluyor. Siyasi sigaralar zaten çoktan bitmiş. Bazen yıkılan yeni dükkanlardan çıkan sigaralar arkadaşları oldukça sevindirirken artık tütün ve en önemlisi de tütün yaprağına talibiz. Tütün yaprakları da tükeniyor ama çareler tükenmez herhalde, yeni yöntemler aranıyor tütünün içilebilmesi için. Derken Hebûn arkadaşın bugünkü eylemi oldukça önemliydi. Taktik ve stratejik olarak yeni bir durumdur. Düşman ile burun mesafesinde ve tankın açısına giren bir dükkanın duvarları delinerek tam olarak 37 adet tütün yaprağı ele geçirildi. Her bir destesi adil bir şekilde arkadaşlara dağıtıldı. Ve direnişin ömrü böylece daha da uzatılmış oluyor. :) :)
Yine önemli bir taktik gelişme de Harun (Kovboy Harun) arkadaş tarafından geliştirildi. Klas Otel’in hizasında alanımızın genişletilmesi çabaları çerçevesinde duvar delme işlerinin yapılması gerekmektedir. Ama düşmana yakın olunduğundan balyoz ile duvar kırma sesi düşmana gidebilir. Bunu engellemek için Klas Otel’e konumlanmış olan düşmanın silah sıkması gerekiyor ki duvar sesini duymasınlar. Bunun üzerine Harun arkadaş askeri bir montu bir ağaca bağlayıp otelin göreceği bir sokakta sallamaya başlıyor. Düşman taramaya ve bomba atar atmaya başladığında da “bileklere kuvvet” denilerek delme işlemleri sürdürülür. Bu yaratıcı taktik en az Hebûn (Balyozcu Hebûn) arkadaşın taktiği kadar önemlidir. Her iki taktik de direnişin ömrünü uzatır nitelikte olduğundan dolayı takdir edilmelidir.

12 yerinden vurulan Xebat arkadaş 
Sur Direnişi karşısında ağır darbeler yemeyi sürdüren AKP savaş güçleri, ağır silahları kullanarak direnişçilerin alanını daraltmaya ve bazı bölgeleri denetim altına alıp yıkarak direnişçileri bölmeye çalışır. Bu süreci değerlendiren direnişçiler bu saldırıyı boşa çıkartarak tüm direnişçileri bir arada tutabilecek pozisyonda yeniden üstlenir ve yeni bir savunma hattı oluşturarak direnmeye devam eder. Bu süreçte yaralı direnişçilerin birçoğu, ayaklanabilecek bir düzeye gelir gelmez kendi ısrarlarıyla yeniden çatışma mevzilerine döner. Bunlardan biri de 12 yerinden vurularak yaralanan Xebat’tır.
Direnişin 56. günü... (26 Ocak 2016) Yoğun teknik kullanımı ile beraber düşman, hatlarımızı parçalayarak alanımızı daraltmaya çalışıyor. Bir arada kalarak direnişi sürdürmeye çalışacağımızı bildiğinden dolayı düşman, geçiş hatlarımızı keserek bizi geriletmeye çalışmaktadır. Yenikapı Sokak’tan Dört Ayaklı Minare’ye doğru giden sokak, alanımızın orta kısmını oluşturuyor. Bu hattın bir bütünen ateş altına alınması geçişleri oldukça zorlayacağından bir tercih yapmak zorunda kalacağız. Ya iki parça halinde devam edip büyük bir riski göze alacağız ya da Kurşunlu-Yoğurtlu Pazarı‘ndaki gücü Dört Ayaklı Minare - Emniyet Fırını hattına çekeceğiz. Bunun da riskleri var fakat bir arada kalınması daha iyi bir savunma hattının oluşturulabilme ihtimalini artırıyor. Bu temelde elden geldiğince düşmanın hattı kesme girişimleri engellenecek ve en çok zorlanılan anda da Kurşunlu hattındaki arkadaşlar çekilecek temelinde karara varıldı.
Kobanê’de IŞİD’in dahi kullanamadığı tekniğin onlarca mislini kullanan düşmanın tüm gücüyle saldırmasına rağmen ilerleyişini istediği temelde gerçekleştirmesine izin vermiyoruz. Bir evden kendisine tek bir mermi sıkılmışsa o ev havan, bomba atar ve eğer tankın açısına giriyorsa tank ile imha edilmeli. Aksi durumda ilerleyişi mümkün değildir. Gün içerisinde bir kepçe ve bir zırhlı araç B7’ler ile vurulurken, bir eve konumlanan düşman gücüne de B7 ile vuruluyor. Yine sızma girişimindeki bir birliğe vurulması sonucu bir asker öldürüldü. Tankın vurması sonucu bir arkadaş yıkılan evden yaralı olarak kurtulmayı başardı. Yaralanan Xebat arkadaş direnişin başından beri düşmanın tank ile vurduğu cephede yer almaktaydı. Tank konusunda tecrübeli olmasına rağmen tank açısına giren nöbet yerini arkadaşlar eleştirir diye terk etmiyor. 12 yerinden yaralan Xebat arkadaş, kısa sürede ayağa kalkabilecek durumdadır.
Birçok arkadaş (bazı arkadaşlar 40 günden fazladır) uzun süredir temizlik ihtiyacını karşılayamamaktadır. Mevzilerdeki arkadaşlar ihtiyacından dolayı yaralı arkadaşlar dahi yaraları tam iyileşmeden tekrardan mevzilerine dönmektedir. Yaralı olmanın psikolojisi oldukça ağır olmaktadır. Bir yandan arkadaş sıkıntısı yaşıyorken yaralanmak, yaralı olmak, bir şey yapamıyor olmak, hem yaralı arkadaşlar açısından hem de diğer arkadaşlar açısından zorlayıcı olmaktadır. Yaralanmaların önüne geçmek için arkadaşların sürekli uyarılmaları ve yeni tedbirlerin alınması, sokak yerine tünellerin kullanılması, üst katlar yerine mümkünse bodrumların kullanılması gerektiği, yine tank açısına giren nöbet yerlerinden tank geldiğinde yan evlere geçilmesi gerektiği, sürekli olarak dile getirilmekte ve tartışılmaktadır. Her şeye rağmen bu halimizle en az bir 150 gün daha direniriz. Alipaşa tarafında da direniş başlatılmış. Biz bu moralle bir 150 gün daha da direniriz.

Düşman en ağır kayıplarını yaşadı 
Direnişin 57. günü... (27 Ocak 2016) Artık günlerin yerine ayları saymak gerekecek. İkinci ayın sonlarına gelirken düşman en kapsamlı saldırısını iki helikopter ve bir keşif uçağının desteğiyle gerçekleştirdi. Yoğun teknik kullanımının ardından neredeyse her taraftan piyade birlikleriyle sızmaya çalışan düşmana son dönemlerin en ağır kaybı yaşatıldı. Hiçbir yerde ilerlemesine izin verilmedi. 3 farklı yerde döşemiş olduğumuz basmalı tuzaklar düşmanda patlarken, altı ayrı yerde de sıcak çatışmalar yaşandı ve en az 20 asker öldürüldü. Ölenlerin içerisinde bir yüzbaşı da yer almakta. Yaşanan çatışmaların ikisinde arkadaşlar kaçan düşmanın geride bıraktığı iki melez silahını ele geçirdiler. Akşam bir araya gelen arkadaşların (yönetim) her biri çatışmanın sadece kendi yanlarında yaşandığını zannetmekteydiler. Fakat ortaya çıkan tablo hepimizi şaşırttı. Ve düşmana vurulan ağır darbeler büyük bir moral verdi. Savaş gücümüz eskiye oranla daha ileri düzeyde. Kazanılan tecrübeler ve düşmanın daha çok ev ev ilerlemeye çalışması, düşmana vuruş kabiliyetimizi arttırmaktadır.
Düşman çok yoğun teknik kullanarak bir yeri vuruyorsa birkaç gün içinde mutlaka sızmaya çalışıp o evi ya da bölgeyi kendi denetimine almaya çalışıyor. Tank, havan, doçka ya da bomba atar ile vuruyorsa tedbir alıp yaralanmamak ve yeni hazırlıklar yapmak gerekir. Diğer yandan sessizlik varsa düşman bir yerlerden sızma girişiminde bulunabilir diye duyarlı olmak gerekir.

Hebun arkadaşın elinden balyoz eksik olmuyor
Direnişin 58. günü... (28 Ocak 2016) Teknik, bir savaşın kaderini belirleyebilir mi? Önemli bir etken olduğu kesindir fakat Önderlik en büyük tekniğin insan olduğunu sürekli dile getirmektedir. En gelişkin tekniğin, teknolojinin insan eseri olduğunu biliyoruz. Bu tekniğe karşı tedbiri de ancak insan zekası çıkarabilir. Açık alanların ve sokakların açık hedef olma durumuna karşı evlerden açılan koridorlar bir tedbir olurken, tank ve havan atışlarına karşı da en alt katlar ve bodrum katları diğer bir önemli tedbirdir.
Tankın devreye konulmasından bu yana mevziisi tankın hedefine giren Hebûn arkadaşın elinden balyozu eksik olmuyor. Her mevzide en önemli silah olarak kullanılan balyoz, en çok da Hebûn arkadaşın elinde işlevli haldedir. Evlerden açılan geçiş hatları tank vuruşundan dolayı bozuluyor ve yenisi açılmak durumunda kalınıyor ya da bir geri hatta çekiliyorsa balyoz hemen devreye konuluyor. Fakat Sur’daki evlerin duvarları tarihi yapılarından dolayı oldukça kalındır ve kırılmaları öyle kolay değildir. Bundan dolayı balyoz, levye, çekiç ve murç önemli birer silah olarak kullanılmaktadır.
Gün içerisinde Kurşunlu tarafında yaşanan çatışmalarda düşmanın 4 ölüsü, Dört Ayaklı Minare’de de 1 ölüsü var. Şervan (gençlik kadrosu) ikinci sefer aynı gözünden yaralandı.

Onların yazmak bir görev
Sur direnişinin komutanı Çiyager’in ısrarları üzerine ve bu işi kendine bir sorumluluk bilerek hem mevzisinde çatışan hem de günlüğü kaleme alan Xemgîn Roj, kendisi için en zor olanın şehit düşen arkadaşlarını yazmak olduğunu belirtiyor. Direnişin tüm süreçlerini, yaşamlarını yitiren direnişçileri, nasıl, nerede ve ne zaman şehit düştüklerini ve o arkadaşlarının mücadele kişiliğini tarihe not eden Xemgîn Roj, yazdıklarının bir tarih olacağını bilerek bu sorumluluğunun üstesinden geliyor.

Direnişin 62. günü... (1 Şubat 2016) Düşman neredeyse rutin, üç günde piyade birlikleriyle her taraftan saldırarak ve operasyon gerçekleştiriyor. İki gün yoğun teknik kullanırken üçüncü gün sıcak temasa giriyor. Bugün de sıcak temasın yoğun olduğu gündür. Kurşunlu tarafında 10’a yakın düşman ölüsü var. Yine Emniyet Fırını tarafında sızma girişiminde düşmana darbe vuruluyor. Düşmanın cenazelerinin üzerine gidilmeye çalışılırken Afat (Piling Amed) arkadaş şehit düşüyor. Fark edilmeyen yaralı asker, şehadetin gelişmesine neden oluyor. Afat arkadaş savaşçılığıyla kendisini kanıtlamış bir arkadaştır. Direnişin 24. günü yaralanmış ve yaraları tam iyileşmeden tekrardan mevziye geçmiştir. Emektar ve bir o kadar da hem arkadaşların arasında ve hem de halkın arasında sevilen temiz yürekli ve açık sözlü bir yoldaştı. Şehadeti bizler için oldukça ağırdı.

Nuda arkadaşı yazmadan olmaz
30 Ocak’ta, yani daha 2 gün önce Nuda (Nûcan Malatya - Sonay Engin) arkadaşı mayın kazasında şehit verdik. Basmalı mayının yeri uygunsuz seçildiğinden arkadaşlar evleri kontrole gittiklerinde önde Nuda arkadaş, arkada Devrim (Raman) arkadaş mayına basıyor ve bizler için oldukça ağır olan şehadet yaşanıyor. Devrim arkadaş çok yara almadan kurtuldu.
Nuda arkadaşı yazmak oldukça zor gelen bir durumdur. Her şey bir yana çatışmaların ortasında yaşananları kaleme almak benim için oldukça zor ama yaşananların bilinmesi için bir görev olarak yerine getirmeye çalışıyorum. Nuda (Nûcan) arkadaşı yazmadan olmaz. Afat (Piling) arkadaşı yazmadan olmaz. Ama yazmak kadar zor bir görev, böyle bir dönemde olmasa gerek.
Nuda arkadaş yönetimde yer alan bir arkadaştı. Her şey bir yana gülüşlerini nasıl unutacağız? Melek yüzlü yoldaşım, seni nasıl yazayım ki? Rahat rahat doyasıya ağlamaya dahi fırsat bulamazken, boğazlarımız düğüm düğüm olurken seni hangi yürekle yazacağım? Gidişin, gidişiniz bizleri daha çok zorluyor ama uzun sürmeyecek, en yakın zamanda bizler de yanınızda olacağız... O zaman hep birlikte orada yeni bir isyanı, yeni bir direnişi başlatacağız, hesap soracağız, “Neden hep zalimlerden yanasınız” diyeceğiz... “Neden daha adaletli bir dünya yaratmadınız” diyeceğiz...
Sizleri defnedecek düzgün bir yer dahi bulamıyoruz. Hep birlikte defnedecek fırsatı da... Birkaç arkadaş gecenin karanlığında sessizce gömdük sizleri. Acınızı intikama çevireceğimizin sözünü veriyoruz.

Efsane YPS şehidi: Yılmaz Arkadaş
13 Ocak’ta Şilan arkadaşın ağır yaralanmasının şoku daha atlatılamamışken Yılmaz (Turgay GİRÇEK) arkadaşın yaralanma durumu gelişti. Başından aldığı mermi darbesi çok ağır görünmüyordu ama merminin içerde olup olmadığı anlaşılamamakla birlikte Yılmaz arkadaşın sara nöbetine tutulması, durumunu ağırlaştırdı ve 16 Ocakta şehadete ulaşmasına neden oldu. Tıbbi müdahale için yeteri donanımımızın olmayışı birçok arkadaşın şehadetine neden oluyor ve bu durum hem bizleri, hem de sağlıkçılarımızı zorluyordu.
Yılmaz arkadaş genç bir arkadaştı. Sur direnişine ilk günden (Ağustos ayı) beri en aktif katılımı sağlayan atikliği ve askeri bakış açısıyla düşmana ağır darbe vuran Yılmaz arkadaş bir efsaneydi. Cesareti hepimize güç verir bizi de cesaretlendirirdi. Bulunduğu yerde olmak isterdi birçok arkadaş. Sürekli en ön mevzide, çatışmaların yoğun olduğu yerde yer aldı. Kurşunlu Camisi uzun süre düşmediyse, düşman camiye giremediyse bu en çok da Yılmaz arkadaşın sayesindeydi. Çatışmaların başında hareketli bir takım oluşturmuş ve sorumluluğunu kendisi yürütüyordu. Yılmaz arkadaş sık sık etrafındakilere “ben arkadaşlarımı hiçbir zaman bırakıp gitmem” diyordu ve şehadete kadar da o temelde yoldaşlarıyla birlikte düşmana karşı durdu. Şehadetiyle yoldaşların yoldaşı olmayı başardı.
Bu direnişte hiç bir arkadaşın boşluğu doldurulamaz ama Yılmaz arkadaşın yokluğu en zorlayıcı gidiş oldu bizim için. Burada büyümüş ve sokaklarını çok iyi biliyordu. Düşmana nereden ve nasıl vurulacağını önceden planlar ve pratik zekasıyla anında düşman saldırılarına cevap olurdu. ‘Kendi başına düşmana karşı bir orduydu’ demek gelecek potansiyeli için yanlış sayılamaz. Hepimizin dilindeydi Yılmaz arkadaş. Hepimizin dilinde ve yüreğinde, biz yaşadıkça olmaya da devam edecek... Unutulmayacaksın, bizler yaşamasak da unutturulmayacaksın. Senin anlatılman, bilinmen ve tanınman gerekir. En çok istediğin şey olan “YPS şehidi olarak anılmanı” sağlamaya çalışacağız.
15 Ocak günü Rojhat (Gündüz Akşemet) arkadaş bacağından ağır yaralandı ve Yılmaz arkadaşın şahadetinin hemen ardından şehadete ulaştı. Evli olmasına rağmen bu direnişte yer alıp güçlü bir duruşun sahibi olmayı başaran Rojhat arkadaş tıbbi desteğin eksikliğinden şehit düşen başka bir arkadaş oldu. 16 Ocak’ta Xemgîn (Ali) arkadaş omuzundan yaralandı ve Şubat ayının başına kadar yerde kaldı.

YARIN:
* Hogir Amed'in günlüğe notu
* Teslim ol çağrılarına yanıt
* Yiğitler yazmalı...

 Doğan ÇETİN

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

#SûrGünlüğü (3. BÖLÜM)

Direnmeyi miras bıraktılar




Çok zorumuza gitse de, cenazeleri alma girişimlerimizin bedelsiz olmayacağı ve yeni kayıpların yaşanabileceği ihtimalinin yüksek olmasından dolayı arkadaşlarımızı alamıyorduk. Her iki arkadaşın cenazesi bir aya yakın süre boyunca orada kaldı.
08 Eylül 2016 Perşembe | (yayınlandığı tarih)

SÛR direnişi günlüğü  / 3. Bölüm




* Ayrıştırmayı kolaylaştırmak adına yaptığımız açıklamaları italikle gösterdik; bunlar dışındaki bütün cümleler, direnişçilere aittir.

Sur Direnişi günlüğünde yaşananlara dair yazılanlar, bir arada olmanın, aynı yolda kutsal bir yürüyüşe çıkmanın ve bu yürüyüşün çarpıcı resimlerine dair akıllara gelenlerin en serti, en çarpıcısı ve en tarihi olanıydı. Bu amansız saldırılara karşı büyük bir cesaret örneğiyle kafa kafaya vermiş genç bir grubun arkadaşlıkları, birbirlerine olan bağlılıkları ve birlikte yaşadıkları yanında bu birlikteliğin ani gidişler ve kahramanca hikayelerle son bulması, direnişçiler için en acı verici olanıydı. Ancak buna rağmen bu amansız direnişi sürdürmek, gidenlerin vasiyeti gereği gitmeyi anlamlandırmanın tek yoluydu. Bu yüzden Sur direnişi için yitirilen her bir genç adım adım örülen büyük zaferin tarihi taşlarıydı.



Yoğurt Pazarı’na düşmanın yönelimi gerçekleşmiyordu ama ilk günden itibaren sürekli bir arayış içerisinde olan Delil arkadaş eylem gerçekleştirmeyi başarabiliyordu. Dört Ayaklı Minare’den Çardaklı Hamamı mevzisine kadar olan alanın sorumluluğunu Delil arkadaş üstlenmişti. Kendisiyle beraber yaşları 13-14 civarlarında olan birkaç arkadaş o alanın güvenliğini sağlıyordu. Buna rağmen hiçbir zaman “Arkadaş ihtiyacımız var” diye bir talepte bulunmadı. Hazırlık dönemi boyunca tek bir mevzinin yapımıyla ilgilenen Delil arkadaş, çatışmaların başlamasıyla birkaç gün içerisinde bulunduğu alanı genişletip yeni mevziler yapmaya başlamıştı. Delil arkadaş, sürekli olarak düşmanı vurmanın yoğunlaşması içerisindeydi. Burada, yani Sur’da büyümüş ve tüm sokaklara oldukça hakimdi. 23 Aralık’ta yaşanan durum hepimizi zorlayan bir durum olmaktaydı. Mustafa arkadaş nasıl ki Kurşunlu’dayken “sırtımız sağlamdır” diyorduysak Yoğurt Pazarı için de Delil arkadaş aynı güveni bize veriyordu. Fakat bu sefer durum farklı olmuştu. Seslerin okuldan geldiğine yönelik kuşkular üzerine, düşmana darbe vurma amacıyla, Delil arkadaşın ısrarı üzerine oldukça yanlış bir tarz ile okula girilmeye çalışılmıştı. Okulun bahçesine bakan binanın birinci katından duvar delinerek merdiven yardımıyla aşağı, yani okulun avlusunu gören başka bir binada konumlanmış olan düşman, Mazlum (İsa Oran) ve Delil (Mesut Seviktek) arkadaşları şehit düşürdü.
Duvar delerek ilerlemenin riskleri çoktu. Duvarın arkasında nelerin olduğunu bilmemekle beraber eğer düşman varsa dahi pusu atıp bekleyeceği aşikardı. Çünkü duvar kırılırken neredeyse 100-150 metreye kadar kırma sesi yayılıyordu. Aynı yöntemi defalarca kullanan düşman gücüne nasıl ki bizler darbe vuruyorsak, aynı şekilde düşmanın da pusuda bekleyip darbe vuracağını tahmin edebilmek gerekiyordu. Cenazeleri almak için çok uğraşılmasına rağmen düşmanın pusuda bekliyor olması buna engel oldu. Diğer yandan düşmanın cenazeleri aldığı bilgisinin bir şekilde yayılmış olması, yeni girişimler yapmamızı engellemişti. Düşman cenazeleri almamış ve pusuda beklemeye devam etmişti. Arkadaşlar Aralık ayının 23’ünde şehit düştü, cenazelerin alınmadığını 10 Ocak gibi fark ettik. Her iki arkadaş da ilk şehit düştükleri pozisyondaydı ve yağan kardan dolayı simaları tam olarak seçilemiyordu. Mazlum arkadaşın silahı bir sopanın yardımıyla alınmıştı. Cenazeleri alabilmek için tekrardan harekete geçildi fakat düşman pusuda beklemeye devam ediyordu. Çok zorumuza gitse de, cenazeleri alma girişimlerimizin bedelsiz olmayacağı ve yeni kayıpların yaşanabileceği ihtimalinin yüksek olmasından dolayı arkadaşlarımızı alamıyorduk. Her iki arkadaşın cenazesi bir aya yakın süre boyunca orada kaldı.

Mazlum arkadaş nerede ihtiyaç varsa oradaydı



Mazlum arkadaş yönetimde yer alan bir arkadaştı. Canlılığı ve pratik zekasıyla kolay çözüm üretebilen ve karar verebilen bir yapıya sahipti. Askeri tecrübesi çok olmamasına rağmen duvar kırıldıktan sonra aşağı inilmemesi gerektiğini belirtmiş fakat arkadaşların ısrarı üzerine kabul edip önden kendisi gitmişti. Gençlik kadrosu olan Mazlum arkadaş, hangi mevzide ihtiyaç varsa o mevzide yer alıp güç veren bir arkadaştı. Yönetimden Mazlum arkadaşın ve mevzi sorumlusu Delil arkadaşın şehadeti en ağır kayıplarımız olmuştu. Yoğurt Pazarı’nı yanındaki iki genç ile tutan Delil arkadaşın yerine 6 arkadaşın düzenlemesi yapılarak yaşanan boşluk ancak doldurulabildi. Mazlum arkadaşın yerine de Devrim arkadaşın düzenlemesi gerçekleşti.



Devrim (Raman) arkadaş yönetim düzeyinde direnişte yer alan bir arkadaştı. İlk gelişinde Hasırlı mevzisindeki pratiğe dahil oldu. Çok alanı dolaşıp tanıma fırsatı ve yine şehir savaşının nasıl olduğunu anlama fırsatı bulamadan çatışmalara dahil oldu. İlk başlarda kısmi bir yalpalanma durumu yaşasa da kısa sürede en aktif katılımın sahibi olan ve büyük güç veren arkadaşlardan olmayı başardı.

Ararat arkadaş ısrarla suikastçi olmak istiyordu
22 Aralık’ta Ararat arkadaş (Serhat Doğan) şehit düştü. Direnişin başından itibaren sürekli karnas silahını kullanmak için ısrar eden bir arkadaştı. Silah verildikten birkaç gün sonra Çardaklı tarafında binanın çatısına çıkarak 3-4 mermi atan ve orada yerinin deşifre olmasından dolayı başından vurularak şehit düşen Ararat arkadaşın cenazesi dışarı çıkartıldı. 20 gün boyunca çatışmaların ve düşman saldırısının hiç durmadığı sağlık ocağı mevzisinde en moralli katılımı sağlayan Ararat arkadaş, ısrarla suikastçi olmak istiyordu. Bu temelde isteği yerine getirildi. Çatılardan suikast yapmak çok çok riskliyken bir yerine birden fazla mermi atılmış ve yer deşifre olmuştu. Düşman ilk günden beri sürekli çatıları tararken, kendisi için hedef haline getirirken, kullanılmaya çalışılması ya anlık olmalıydı ya da hiç kullanılmaması gerekmekteydi.



Mardinkapı Okulu’nun bir karakol gibi kullanılmaya başlanmasından sonra düşman, Yenikapı taraflarına doğru ilerlemeye başlamış ve aramızda özgün mevzi olarak adlandırdığımız mevziye çift taraflı saldırı başlatmıştı. 2 metre genişliğinde ve 2 metre yüksekliğindeki mevzi, birkaç tank atışından sonra dağılmıştı. Düşmanın yeni hedefi Süleyman Nazif Okulu’ydu ve okula doğru ilerleyişini iki hattan gerçekleştiriyordu. Birinci hat için geniş cadde bulunurken, ikinci hat için özgün mevzinin olduğu dar sokaktaki evler tank atışları ile yıkıldıktan sonra kepçe ile temizlenip cadde haline getiriliyordu. Zırhlı aracın dahi geçemediği sokaktan tank geçirilip okula varıldı. An be an düşmanın ilerleyişi geciktirilip darbe vurulmaya çalışılırken 30 Aralık’ta Devran arkadaşın (Ramazan ÖĞÜT) şehadeti yaşandı. En genç arkadaşlardan biri olan Devran arkadaş, gece dürbünü ile caddeyi kontrol ederken başından vurulmuş ve şehit düşmüştü. Caddenin kullanılmaması gerektiği konusundaki tüm uyarılara rağmen kullanılmış ve aynı gece Kasap arkadaş da sağ bacağından ağır yaralanmıştı. Kasap arkadaşın hayati tehlikesi yoktu fakat bacağındaki kemikler kırılmıştı.

İlerleyişimiz duvarlar delinerek sürüyordu



Yaralılarımızın sayısı gittikçe artıyor, bu da bizleri zorluyordu. 13 Aralık’ta Zozan arkadaş ayağından yaralanmış ve bir aydan fazla yerde kalmıştı. Yine Nuda (Nûcan Malatya) arkadaş ayağından yaralanmış ve bir aya yakın yerde kalmıştı. İsmail (Lezgin) arkadaş ayağından yaralanmış ve bir süre dinlendikten sonra yaralı haliyle sabit bir evde sokağın denetimini almak için nöbet tutuyordu. Parça kemiğe isabet ettiğinden dolayı halen topallıyor.
Süleyman Nazif Okulu hattına çekilmenin sebebi yine hattımızın kesilmesi ve arkadaşların darbe yeme ihtimalinin yüksek olmasından dolayıydı. Yeni hattımız Sağlık Ocağı, Süleyman Nazif ve Mardinkapı Okulu şeklindeydi. Düşman, saldırılarını paralel bir şekilde ilerletmeye çalışıyordu. Yılbaşı gecesi oluşan bu yeni hat bir çizgi halinde doğusunda (Yenikapı tarafı) düşman, batısında bizlerdik. Saldırının esas yönü doğudan gelişirken, diğer yönlerden de düşmanın saldırı hazırlıkları gelişiyordu. Bugünlerde havanın kar yağışlı olmasından keşif uçakları uçuşlarını yapamıyordu. Bu fırsatı düşmana darbe vurma ve alanımızı genişletme temelinde kullanmaya çalışmak etkili oldu. Yoğurt Pazarı, Dört Ayaklı Minare ve Emniyet Fırını hattımızı Gaziler Caddesi’ne doğru -düşmanın mevzilerine doğru- ilerletmeyi esas alıyorduk. İlerleme, duvar delmek temelinde gerçekleşiyordu.

Kaçan düşmanın geride bıraktığı malzemeler
Sur direnişi süresince Türk ordusu, boyutları iç savaşı da aşan bir düzeyde ordunun da dahil olduğu kapsamlı saldırılarını sürdürürken özel savaşı da etkili kullanıyordu. Özellikle yaşadığı ağır kayıpları, ölü sayısını gizliyor ve medya aracılığıyla her gün süslü hikayelerle kazanılmış sahte zaferler inşa ediyordu. Buna karşı Sur direnişçileri silah ele geçirmeyi önemsiyorlardı. Ele geçen her silah sonuçta kayıpların kanıtıydı. Şehir savaşının silah ele geçirmeye imkan sunmayan koşullarına rağmen direnişçiler, özellikle direnişin son süreçlerinde çok sayıda silah ele geçirmişti. 
Buna karşı Sur’da ağır kayıplar veren AKP ve onun savaş güçleri birebir ve göğüs göğse çatışmadan tümüyle kaçınıyor, tekniğe dayalı yıkıcı bir savaşı tırmandırıyordu. Mahalleler ve sokaklar artık obüs ve havan atışlarıyla da dövülmeye başlanmıştı. Yine direnişçilerin tam olarak çözemediği ve savaş suçu kapsamında sayılabilecek yeni silahlar Sur üzerinde deneniyordu. 

Düşmanın üzerinden silah kaldırma bir hedef olarak sürekli gündemimizdeydi. Kar yağışı fırsat bilinerek yapılan operasyonlarda düşmanın önceden girdiği hatlara girildi ve daha önce yaşanan çatışmalarda düşmanın kaçarken geride bıraktığı bir melez silahı, termal dürbünüyle beraber ele geçirilmişti. Bu tüm arkadaşlarda büyük bir moral oluşturmuş ve silah kaldırma hedefini daha da güncelleştirmişti. Şu an (67. gün) itibariyle düşmanın 4 melez, 2 termal dürbünü, 2 kalkan, yaşamsal malzemeleri ve birkaç çantası ele geçirildi. Cenazeler ile henüz tam temas sağlanmamış da olsa kaçan düşmanın geride bıraktığı malzemeler moral güç oluşması açısından önemliydi.

Düşman ilerleyemedikçe tekniğe sarılıyordu
Düşmanın Süleyman Nazif Okulu’nun içine girebilmesi için öncelikle boşaltmış olduğumuz alanlarda operasyon yapıp bizlerin oralarda olup olmadığını netleştirmesi gerekmekteydi. Bırakmış olduğumuz birkaç basmalı mayınımız düşmanda patladı ve ilerleyişini daha temkinli yapmaya zorladı. Bu da bize zaman kazandırıyor ve yeni hazırlıklarımızı güçlendirmemizi sağlıyordu. Mardinkapı Okulu’nda yaptığımız hatayı tekrarlamayıp bu sefer okulun içine de mevzilenilmişti. Düşmanın okula girişi beklediğimizden daha uzun süreyi almış ve ancak 9. gün (Süleyman Nazif Okulu’na çekilişimizin 9. günü) bu gerçekleşmişti.
Bizler için daha dar sokaklarından dolayı kırmızı çizgilerimiz diye adlandırdığımız bu hatta, düşmana daha ağır darbeler vurabilir pozisyondaydık ve öyle de oluyordu. Fakat bir sorun vardı, o da düşmanın ilerleyemedikçe tekniğe sarılıyor olmasıydı. Mevzilendiğimiz evler teker teker tanklarla vuruluyordu. Zaman ilerledikçe düşmanın kullandığı teknik de artıyordu. Ocak ayının ortalarından itibaren 60’lık havanları da kullanmaya başladığını patlamamış güllelerden anlıyorduk. Anlayamadığımız birçok bomba ve silah çeşidini de kullandığını biliyoruz fakat tam olarak hangi silahlar olduğunu çıkaramıyoruz.

‘Orada biz kalırız’
Savaşı kazanılır hale getirenin fedakarlık olduğunu belirtiyordu, YPS direnişçileri. Feda etmek, fedakarlıkta bulunmak, arkadaşının önüne geçmek, arkadaşını sırtlamak, arkadaşın için savaşmak... Bunlar anlatılmayı hak eden bir direnişin en temel harcıydı. Sur Direnişi, bunların yüzlerce örneği ile doluydu. Özellikle direnişin büyük komutanı Çiyager için anlatılanlar ve günlüğün teyit ettikleri, Çiyager’i tarihi bir direniş komutanı haline getiren temel vasıflardı. O çatışma ortamında mevziden mevziye koşan, arkadaşlarının sorunlarına çare bulan, deyim yerindeyse direnişi çekip çeviren, iki sözüyle zifiri bir karanlık gibi çöken karamsarlığı yerle bir edip büyük bir mücadele etme coşkusu yaratan Çiyager, bu direnişin bayrağı olmayı böylelikle hak ediyordu. Çiyager gibi onlarca direnişçi bedel ödemede en birinci olmanın erdemiyle mevzilerinde direnişlerini sürdürdü.

Doğu hattımızın en solunda, Sağlık Ocağı mevziimiz olan binada Agir (Velat Bilen) arkadaş sorumluluğunda olan arkadaşlar, sağa doğru Rêber, Cahit ve Felat arkadaşların kaldığı bina, okulun arka tarafında Xerzî, Ş. Yılmaz (Turgay GİRÇEK), Delal, Berivan, Sarya arkadaşlar ile birlikte 15 civarında arkadaş yer alıyordu. Bu cephenin sorumluluğu Şîlan arkadaştaydı. Fakat çatışmaların başından itibaren sürekli çatışmaların en yoğun olduğu cephede Çiyager arkadaş birebir yer alıyor ve mevzilerde arkadaşlar ile birlikte nöbete dahi katılarak büyük güç veriyordu. Süleyman Nazif Okulu’nun sağındaki evlerde mevzilenmiş olan bölgeye Delal, Berivan ve Sarya arkadaşların düzenlemesi gerçekleşmişti. O evlere bir yandan tank vururken bir yandan da düşmanın sızma ihtimalinin yüksek olduğu evlerdi. Her üç arkadaşın da “Orada biz kalırız” diyerek öneri yapmaları örnek bir duruştu.

Yüreğine kötülük uğramamış Sarya arkadaş...
Sarya arkadaş, en genç kadın yoldaşlarımızdandı ve savaş tecrübesi ya da herhangi bir eğitim alma durumu yoktu. Fakat düşmanı vurma istemi ve cesareti örnek alınacak bir duruştu. Henüz kötülüğün uğramadığı temiz yürekli Sarya arkadaşa, başına taktığı kırmızı bezden dolayı ‘kızıl ordu’ diye hitap edilmeye başlanmıştı. Sokaktaki düşmanın hareketliliğini gözetlemek için başını pencereden çıkararak bakmanın tehlikeli olduğunun anlaşıldığı ve uyarıldığı bir dönemde pencereden ayna kullanılmadan bakılmış ve Sarya arkadaş başından vurulmuştu. 8 Ocak’ta yaşanan şehadetin dersleri büyüktü.
Başından beri tuttuğumuz alan, Süleyman Nazif Okulu’nun da düşmanın eline geçmesiyle yarı yarıya oluyordu. TC devleti işgal edilmemiş yeni topraklara saldırır gibi tüm ordusu ve tekniğiyle saldırıyor ve teslim almak için tüm yol ve yöntemleri deniyordu. Kendi askeri gücünü ortalama 10 günde bir değiştirip yenilerken bizler, verdiğimiz yaralı ve şehadetlere rağmen daha fazla direnmeyi esas almak zorundaydık. “Ablukaya al, elektriğini kes, ordunun tüm cephanesini istediğin kadar kullan, oradaki direnişçiler lojistiksiz kalsın ve teslim olsunlar” üzerinden yapılan hesaplar tutmuyor ve direniş bir türlü kırılamıyor, bu da düşmanımızın öfkesini her geçen gün arttırıyor ve daha çılgınca saldırılar yapmasına sebep oluyordu. Varsın kudursunlar, direniş kırılmayacaktır.

Patlamadı ki!
Doğudan (Yenikapı tarafından) saldırılarını yoğunlaştıran düşmana ağır darbeler vurulmaya devam ediliyordu. Bir binaya giren düşman ile sıcak temas sağlanmıştı. Kürt askerlerin ve korucuların konuşturulmasıyla teslim ol çağrıları Kürtçe yapılırken arkadaşlar teslim ol çağrılarını iade edip sonuna kadar direnileceğini Türkçe belirtiyordu. Düşmanla bu şekilde birçok diyalog kuruldu. Sınırlarımızı birçok zaman sadece bir duvar oluşturuyor ya da dar bir sokak. Atılan ve patlamayan el bombalarını birbirimize iade ediyor ve “patlamadı ki” diye düşmanla alay ediliyor ve tahrik ediliyordu. Sokak kullanılarak karşıdan karşıya geçişler için asılan perdelerin arkasından koşarak geçişler sağlanmaya çalışılıyordu. Sokaklar artık daha tehlikeli olmaya başlıyor. Bunun için Paşa Hamamı kapısından (Yenikapı Sokak’tan) sokağın diğer tarafına yarı yer altı bir geçiş tüneli yapıldı. Tankın vuruşlarına karşı da tedbir olarak düşünülmüştü.
Yönetimden Nuda (Nûcan Malatya) ve Delil arkadaşlar da yaralıydı. Delil arkadaş 5 Ocak’ta yaralanmış ve 10-12 gün dinlenmek zorunda kalmıştı. Yönetim düzeyinde yaralanmalar hem arkadaşların moralini etkiliyor hem de denetimin zayıflamasına neden oluyordu. Yaralı arkadaşlar da bu durumu bildiğinden psikolojik olarak rahat olamıyorlardı.

YARIN:
* Efsane YPS şehidi:  Yılmaz Xerzî arkadaşın halayı  
* İki taktik 

Doğan ÇETİN

#SûrGünlüğü (2. BÖLÜM)

Varsın, kudursunlar... Direniş kırılmayacak! 



 

Bizler her evde olabilir ve o evlerdeki herhangi bir pencere ya da çatışma deliğinden düşmana isabetli bir mermi sıkabiliriz! O zaman böyle düşünüldüğünde, yani düşman açısından olaya bakıldığında her ev hatta düşmanın açısına giren her yer bir hedef halini alır. Demek ki düşmanımızın da işi pek kolay değilmiş. :) :)

07 Eylül 2016 Çarşamba (yayınlandığı tarih)

SÛR direnişi günlüğü - 2. BÖLÜM


* Ayrıştırmayı kolaylaştırmak adına yaptığımız açıklamaları italikle gösterdik; bunlar dışındaki bütün cümleler, direnişçilere aittir.

2 Aralık tarihine kadar Sur’a rahat girmenin mümkün olamayacağını anlayan AKP rejimi, sokağa çıkma yasaklarıyla birlikte öz yönetim alanlarına büyük çaplı operasyona başlayacaktı. Bu tarihle birlikte Sur direnişçileri amansız bir çatışmaya girişecek, Özel Harekat güçlerine ve DAİŞ’li çete gruplarına ağır darbe vurdurmayı sürdürecekti. Oldukça kısıtlı imkanlar, az sayıda cephane ile Sur sokaklarında bir avuç Kürt gencinin yiğitçe sergilediği direnişe çarpan Özel Harekat güçleri, işlerin sanıldığı gibi olmadığını anlayacaktı.    

Saldırının başlatılacağının istihbaratını az çok almış ve bekliyorduk. 1 Aralık gece 12 sıralarında Kurşunlu Camii’nin meydanında daha önceden döşemiş olduğumuz devreli mayın infilak etti ve arkadaşlar şans eseri yara almadan kurtuldular. Meydanın ortasında oluşan dev çukurun mayın sonucu açıldığı anlaşılmasın diye patlamanın hemen ardından kamuflesi yapılıp üzerine beyaz bir branda çekildi. Çatışmaların 4. ya da 5. günü bu brandanın altında ne olduğunu bir türlü çözemeyen düşman, brandanın altındaki sır perdesini aralamak için birçok girişimde bulundu ama her defasında gizemi çözmesi yeni mayın ve roketlerle engellendi.

İlk saldırı Kurşunlu Camii’ye
Ayın 2’sinde sabah saat 6’da düşmanın ilk saldırısı da Kurşunlu Camii’ne gerçekleşti. Kullandığı ilk silah da düşman için vazgeçilmez olan bombaatardı.
Peki düşman bu kadar cephaneliği kime karşı kullanıyor? Adeta düşmanın duvarlara, pencerelere, camilere, binalara ve çatılara karşı savaştığını belirtmek abartı sayılmaz. Çünkü her taraftan kendisine saldırı gelebilir ve bunu engellemesinin tek yolu savaştaki atış üstünlüğünü kullanmaktır. Bizler her evde olabilir ve o evlerdeki herhangi bir pencere ya da çatışma deliğinden düşmana isabetli bir mermi sıkabiliriz! O zaman böyle düşünüldüğünde, yani düşman açısından olaya bakıldığında her ev hatta düşmanın açısına giren her yer bir hedef halini alır. Demek ki düşmanımızın da işi pek kolay değilmiş. :) :)



Rûken ve Zinar...
İlk gün zor geçiyordu. Alipaşa taraflarında olması gereken Rûken arkadaş, Dağkapı Meydanı’nda düşmanla girdiği çatışmada şehit düştü. Rûken arkadaş alana kısa bir süre önce gelmiş, gizliliğe ve deşifre olmamaya çok dikkat eden bir arkadaştı. Canlılığıyla bulunduğu ortama hemen kısa bir sürede kendi rengini yansıtmayı bilen bir arkadaştı. Şehadetiyle birlikte düşman Dağkapı Meydanı’nı da yasaklı bölge kapsamına almak zorunda kaldı.
Direnişin 2. gününde düşmanın saldırısı daha da artarken Zinar (Mehmet Demirel) arkadaş da şehadete ulaştı. Alan içerisinde yaşanan her iki şehadetin de sebebi mermilerin nereden gelebileceğini tam bilememekten ve dikkatsizlikten kaynaklanmaktaydı. Sıcak çatışmaların yaşandığı yerlerde şehadetler henüz yaşanmamıştı.

Kurşunlu Camii’nin yakılmasının faili belli!
Sur Direnişi günlüğü, direniş süreci boyunca gündeme gelen Kurşunlu Camii’nin yakılması olayına da ışık tutuyordu. YPS direnişçilerine göre AKP’nin sıklıkla din istismarı adı altında kullandığı Kurşunlu Camii’nin yakılması olayının faili belliydi: IŞİD-TC-AKP terör örgütü.
Kurşunlu Camii, 500 yıllık tarihinde böylesini görmemişti. Tüm silahlar kendisine çevrilmiş ve delik deşik olan duvarlarının yanında cayır cayır yanıp kül olmaktaydı. Tarihi yapısı sayesinde yıkılmadı ama büyük bir tahribata uğramaktan da kurtulamadı. Kurşunlu Camii’ne düşmanın yerleşmemesi oldukça önemliydi. Çünkü minaresi 10 katlı bir binanın yüksekliğindeydi ve birçok sokağa hakim olabilecek temelde keskin nişancılar yerleşebilirdi. Ama her zaman için bizi rahatlatan bir durum vardı; o da Mustafa arkadaşın Kurşunlu’da olmasıydı. Her düşman girişimini darbelemesini bilip Kurşunlu’yu düşürmüyordu. Kurşunlu Camii’ne tek bir mermi dahi sıkmamamıza rağmen düşman tarafından özel savaş malzemesi olarak kullanılıp tüm dünyaya böyle lanse ediliyordu. Gerçi teröristlerin camiyi vurduğunu söylüyorlardı, bu anlamıyla söylenenler doğruydu. Camiyi IŞİD-TC-AKP terör örgütü vuruyordu.
İlerleyemeyen düşmanın kırılacağını ve geri çekileceğini ama daha sonra tekrardan saldırıya geçeceğini tahmin ediyorduk. İlk 9 gün verdiği ağır kayıpların yanında ilerleme kaydedemeyen düşman, yasağın 17 saatlik kalktığını ilan ediyordu. Abluka kaldırılmamış, sadece 100 metre geri çekilinip sivillerin giriş-çıkışları denetimli bir şekilde sağlanmıştı. 10 Aralık’taki bu uygulamada alanımıza binlerce sivilin giriş-çıkışı gerçekleşti ve sivillerin kalan büyük bölümü de alandan çıkmıştı.

Özel Harekât, ‘abilerine’ haber verdi
AKP’nin övüne övüne sahaya sürdüğü JÖH-PÖH güçleri Sur Direnişi karşısında ağır darbeler yerken çeşitli DAİŞ gruplarının da kullanılması, istenen sonucu alamamıştı. Bunun üzerine Erdoğan yeni bir plan devreye koyarak Ergenekon operasyonlarıyla tutuklu bulunan askerleri serbest bırakıp itibarlarını ve güçlerini iade ederek orduyla anlaşmıştı. Bunun karşısında orduya öz yönetim alanlarında her türlü yöntemin kullanılması temelinde saldırı emri verilmişti. Bu aynı zamanda aslında Türkiye’de yaşanan çatışmalı sürecin bir iç savaş düzeyine çoktan ulaştığını gösteriyordu. Kürdistan’ın birçok bölgesinde asker ve tank artık devredeydi.
Akşam saat 4 olduğunda alan önce büyük bir sessizliğe büründü ve ardından çatışmalara kalınan yerden devam edildi. Bu seferki saldırının boyutu, çeşidi çok farklı olacaktı. Bize güç getiremeyen Özel Harekat, abilerine haber vermiş ve abileri tankla, topla, havanla ve askerle beraber desteğine gelmişti. “Hele bir gelsinler” sözümüzden oldukça alınmışa benziyorlardı.
Hele bir gelsinler dedik ama böyle de olmaz ki ayıptır! Bu kadar az sayımıza karşılık böyle bir teknik ve binlerce askerle geliyorsun. Madem ki sen böyle bir güçle saldırıyorsun, o zaman birkaç gün aç yolu, biz de biraz takviye alalım. O zaman gel de görelim, el mi yaman bey mi? Tabii tarih eski tarih değil; mertlik kalmamış, tek bir iğnenin dahi içeri girmesine izin verilmiyor. Aklınca içeride sadece bizim askeri gücümüzü değil aynı zamanda açlığa, susuzluğa, sigarasızlığa ve elektriksizliğe ne kadar dayanabileceğimizi, irademizi ve psikolojik gücümüzü de test ediyorlardı. Amaçlarının bir bütünen bizim irademizi kırmak olduğunu biliyoruz. Bundan dolayı ne kadar kayıp verirsek verelim tek bir insan sağ kalıncaya kadar bu savaşın, bu direnişin devam etmesi gerektiğinin bilincindeydik.

Tank ile tanışma
Ordunun da savaşa dahil olmasıyla beraber düşmanın Kurşunlu tarafından gerçekleşen saldırıları oldukça yavaşlamış ve saldırının yönü Keçi Burcu’ndan Yenikapı’ya doğru gerçekleşmeye başlamıştı. Hebûn arkadaşın mevzisine gerçekleşen saldırılardan yönelimin yön değiştirdiğini anlamıştık.
Hebûn arkadaş: Bizim en öndeki mevzilerimiz var ya...
A: Eee.
Hebûn: Onlar artık yok.
A: Nasıl yani yok?
Hebûn: Düşman bir şey ile vuruyor.
A: Hadi gidip bir bakalım.
Gidilip bakıldığında gerçekten de mevzi adına hiç bir şey kalmamıştı. Henüz gözle tank görülmemiş olduğundan ilk başta neyle vurulduğu anlaşılmıyor fakat tankın güllesinin bir parçasının bulunmasıyla durum anlaşılıyordu. Ayın 12’sinden itibaren tank ile tanışılmış oluyordu. Mevzilerin dağılmış olması pek bir şeyi değiştirmiyordu çünkü her mevzimizin önünde büyük tüplere doldurulmuş mayınımız bulunuyordu. Bundan dolayı tankın gelişinin etkileyebileceğini zannetmiyorduk.
Düşmanı durduracak, zırhlı kepçesine etki edebilecek iki silahımız bulunuyordu: Biri B-7, diğeri Zagros silahı. Her iki silahı da oldukça kullandık ama darbe yiyen araçlar götürülüyor ve yerine yenisi getiriliyordu. B-7 güllelerimiz de sayılı olduğuna göre dikkatli kullanmalıydık. Düşmanımız NATO’nun bilmem kaçıncı büyük ordusuydu. Tankını vuruyorsun hemen yenisini getiriyor, zırhlı kepçesini vuruyorsun ertesi gün daha da zırhlısını getiriyor. Askeri piyade birliğini vuruyorsun, ertesi gün yeni bir birlik getiriyor. Askerinin psikolojisi bozulmuş, hemen Bolu ve Kayseri’den çeşit çeşit renklerde bereleri olan askerlerini getirtiyor. Getirmesi yetmiyor, bir de medyada bas bas bağırıp askerinin propagandasını yapıyor. Görenler, duyanlar bu askerlerin hemen gidip meseleyi çözeceğini, her bir askerin dünyaya falan bedel olduğunu zannedecek. Oysaki altlarını pisleterek kaçtıklarını kimse bilmiyor. Biz biliyoruz.

Varsın, kudursunlar...
Gerillayı ya da bir direnişçiyi savaşı anlatırken dinlemek gerekiyor. Onlara göre savaş bir tanımın karşılığı olamaz. Savaş gerçekten çok çarpıcı bir konu. Tüm olgular tüm gerçekleşmeler ve bunlara dair tüm duygular tüm keskinliği ile ve en uçta cereyan ediyor. Olağanüstü şartların, olağanüstü niyet ve hedeflerin, olağanüstü davranış ve tavırlarla karşılandığı, böylelikle insanoğlu adına bilinebilenlerin çok ötesinde, alışılmamışlıklarla dolu hikayeler peşi sıra bırakan bambaşka bir evren gibi. Bu yüzden bu evrenin insanı olmadan savaş adına yapılabilecek tanımlama ve anlamlandırmaların yanılgı ve yetersizlik payı büyük. Bu yüzden savaş çemberi içinde gelişenleri bilinen verilerle mukayese edip tanımlamak, aklın klasik denklemleriyle sonuca ulaşmak, duyguların en basit ve en zayıf haliyle anlamaya çalışmak yetmiyor. Bu yüzden savaşın kazananı ve kaybedenine dair söz söylemek basit değil. Her yenilgi yenilgi olmadığı gibi her zafer bildiğimiz anlamda zafer de değil. Bunu en çok tarihi Sur Direnişi’yle anladık sonunda. Örneğin Sur’daki mesele, çarpışan iki güç ardından bir gücün, bir başka gücün denetimi altındaki bölgeyi ele geçirmesi değil. Ya da matematiksel olarak savaşın son sabahında arkada kalanların hangi taraf ve kaç kişi olduğu değil. Kaybetmek kayıpların çokluğu ile de izah edilemiyor artık. 
Sur’da kazanan Kürt gençleri, örneğin öldürdüklerinin sayısı ile kazandıklarını iddia etmediler. Onlar amansız bir yok etme saldırısına, tarihi bir tehdide, bir rest çekmeye ve zulme karşı gösterdikleri tavırla kazandılar. Özgür yaşam adına karar kıldıkları öz yönetim davasının haklılığı, Sur sokaklarında soludukları havayı, içtikleri suyu kutsal kıldı. Kendi toprakları üzerindeki istilaya karşı aldıkları direnme kararının büyüklüğü, o genç yürekleri tarihi ve büyük kişilikler haline getirdi. Zalim ve bir o kadar amansız bir düşmanın tarihte görülmemiş büyük imkanlarına rağmen direnme kararından bir adım geri adım atmayarak ve aylarca destansı bir biçimde direnerek kazandılar. En önemlisi, kendilerinden sonrakilere direnilirse kazanılacağını anlatan ve insan olan herkesin iliklerine kadar işleyecek bir kahramanlık hikayesi bırakarak kazandılar. Kendilerinden sonrakilere kim olduklarını hatırlatarak... Düşmanlarının aklında ve yüreğinde özgürlüğe ölümüne düşkün insanların neler yapabileceğine dair korkular yaratarak ve kaçınılmaz bir sonu halk adına muhteşem kılarak kazandılar. 
   
Şervan’ın direnci hepimize büyük moral oldu
Ayın 17’sinde düşman, Mardinkapı Okulu’nu denetimine aldı ve okulu (3 katlı) karakol olarak kullanmaya başladı. Aynı gün yoğun çatışmalar yaşanmış ve Şervan arkadaş başından ağır yaralanmıştı. Yaşama şansı neredeyse hiç görünmüyordu. Kafasının sağ tarafına isabet eden mermi 2 cm derinliğinde bir kanal oluşturmuş ve beyni olduğu gibi görünmekteydi. Ameliyatı yapabilecek kimse yoktu. Nasıl müdahale edileceği konusunda da doğru dürüst bir fikrimiz bulunmuyordu. Sağlıktan az çok anlayan (Bazı arkadaşlarımız artık buradaki pratikleri ile oldukça tecrübe kazanmışlardı) doktorlarımızın müdahalesi gerçekleşti fakat acilen hastaneye ulaştırılması gerektiğini belirtiyorlardı. Bu temelde aynı günün gecesi Şervan arkadaş bir tabuta (kafasının sallanmaması gerektiğinden dolayı tabuta konuldu) konularak dışarıya ulaştırılmak istendi. Fakat ulaştırılamayarak tekrardan geri getirildi. Şervan arkadaşın o yaralı haliyle gece boyu soğukta kalmasının yanında götürülememesi ve düşmanın eline geçme ihtimalinin yaşandığı gecenin bir romanı dahi yazılabilir. Şervan arkadaş direndi ve yaşama tutunmayı başardı. Gerçekleşen ancak bir mucize olabilirdi. Doğru dürüst bir tıbbi müdahale (serum ve iğneler dışında) yapılmamasına rağmen Şervan arkadaşın direnci tüm arkadaşlara büyük bir moral oluyordu. Bilinci açık, hafızası yerinde, kararlılığı hepimizden daha ileri düzeydeydi.

Çiyager arkadaşın aktif müdahalesi etkili oldu
Düşmanın Mardinkapı Okulu’na yerleşmesi bazı eksikliklerimizden ve tecrübesizliğimizden kaynaklanmaktaydı. Tank vuruşundan dolayı 6-7 ev geri gelinebiliyordu. Zırhlı araç bir evin karşısına geçmişse artık orada kalınmaz sanılıyordu. Ama Çiyager arkadaşın bu dönemdeki aktif müdahalesi bu durumun değiştirilmesinde oldukça etkili oldu.
Emniyet Fırını, Dört Ayaklı Minare, Yoğurt Pazarı ve özgün mevzide (Yenikapı) ilk 20 gün düşmanın yönelimi neredeyse hiç gelişmemişti. Bombaatarlar sürekli atılıyor ama gerekli tedbirler tüm evlerin kapıları açık tutularak ve tüneller kullanılarak yaralanmaların önüne geçiliyordu. Okulun düşmanın eline geçmesiyle birlikte saldırı yönü Yenikapı’ya doğru gelişmeye devam etti. Afat (Piling) arkadaşın sorumlu olduğu mevzi geniş bir alanı kapsıyor ve geniş caddeden düşmanın ilerleyişi daha kolay oluyordu. Tank bilinçli bir şekilde evleri hedef alıp vurmaya başlamıştı. Kurşunlu’da arkadaşların nöbet tuttuğu ev vurulmuş ve tankın güllesi tavanda patlamıştı. Heci, Agir ve Çiyager (genç) arkadaşlar birkaç sıyrıkla bu saldırıyı atlatmışlardı. Tankın vuruşuyla yaralanan ilk arkadaşlardı. Her üç arkadaş da pansumanlarının ardından tekrardan mevzilerine dönüp moralli katılımlarına devam etmişlerdi.

YARIN:
* Mazlum ve Delil: En ağır kayıplar
* Ararat arkadaşın ısrarı
* Kaçan düşmandan arta kalanlar
* Rozerîn (Sarya), Yılmaz ve Rojhat'ın şehadeti

DOĞAN ÇETİN

2108

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

#SûrGünlüğü (1. BÖLÜM)

Sûr Dimdim Kalesi olacak! 

 

Sur’daki direniş ilk olarak Şehit Berfin arkadaşın da öncülük ettiği 21 Ağustos’ta başlatıldı. Toplam eldeki silah sayısı iki B7 silahı ile birlikte 15 civarındaydı. Binbir zorlukla el konulan iki kepçenin alana getirilmesi temelinde gece 10 civarında Sur’un yarısını denetime alacak şekilde hendek kazımına başlanmıştı. Elimizdeki silah sayısı da, arkadaş sayısı da sınırlıydı...

06 Eylül 2016 Salı (Yayınlandığı tarih)

SÛR direnişi günlüğü 1. Bölüm

BAŞLARKEN... Birkaç gündür duyurusunu yaptığımız yazı dizisi, bugün başlıyor. Dizimizde, Sûr Direnişi’nin komutanı Çiyager’in ‘ısrarı üzerine’ Xemgîn Roj tarafından kaleme alınan günlük yer alacak. Ayrıştırmayı kolaylaştırmak adına yaptığımız açıklamaları italikle gösterdik; bunlar dışındaki bütün cümleler, direnişçilere aittir. Günlüğün tarihi Sûr Direnişi’ni ve şehitlerinin mirasını anlamakta ön açıcı olacağını umuyoruz.



‘Ne olursa olsun son muhteşem olacak!’ Aklım Karayılan’ın söylediği bu sözlerde takılı kalmıştı. Baharın ilk günlerinde PKK Yürütme Komitesi Üyesi ve Halk Savunma Merkez Karargâh Komutanı Murat Karayılan’la gelişmeler hakkında yaptığımız kısa bir sohbetin ardından Sur’a dair bilgilerini bizimle paylaşmak isterken önce kısaca bir duraksamış ve ardından bu sözcüklerle başlamıştı Sur’un hikayesine. İçerisinde bulunduğumuz sade ama düzenli manganın yetersiz ışığı altında bile Karayılan’ın bu sözleri söylerkenki heyecanı, öfkesi, hüznü ve gururu çarpıyordu gözlerimize. Bu sözlerin ne denli önemli ve ne denli sarsıcı olacağını böyle anlamıştım. Kış boyunca diğer direniş alanları gibi yüreğimizin tam orta yerine tüm görkemliliğiyle oturan tarihi Sur direnişinin büyük komutanı Çiyager’in sözleriydi bunlar. Sur’un o daracık sokaklarından taşan, tarih kokan ve yol gösteren bu sözcükler, büyüye büyüye ulaşmıştı dağlara… Bu sözler bilinmezlerle ama hayret ve hayranlıklarla dolu Sur günlerine dair yaşananların an be an hem de direnişçilerin kaleminden yazılmış günlüğünün girişini süslüyordu. Sur’a dair efsunu sayfaları arasında tutan o günlük, çok şey anlatan bu sözlerle karşılıyordu okuyucusunu.
Karayılan’dan öncelikle günlüğü okumak ve haberleştirmek için izin istemiştik. Kısa bir süre sonra bize bu imkanları sağlamıştı. Okudum günlüğü. Birkaç kez. Sindire sindire, anlayana dek ve tabii o anları hissederek. Okuyucusuna bir emir veriyor gibiydi günlük. Cesaret veriyor, yol gösteriyor gibiydi. Direnenlerin Kürdistan işgalcilerine ne kadar kayıp verdirdiğinin hiç önemi kalmıyordu. Nasıl ve hangi imkanlarla direnildiği, hayatın bir insanın karşısına çıkarabileceği en zorlu koşulların nasıl bir irade ile alt edildiği, ayakta durma gücünün nereden alındığı ve savaşma azminin ardındaki o görkemli duygulardı kaçınılmaz bir sonu muhteşem kılan. Kara maskeleri ardına saklanmış cellatların Kürdistan’da yaşattığı o katliamın yüreğimizde yarattığı o hüzün dolu denklemi değiştiriyordu tüm yazılanlar. Tüm bunları bir de direnişin temel gücü olarak tarih sahnesinde yerini alan YPS’de yer alan savaşçılar ve direnişin tanıklarıyla da tamamlayınca okuduklarımın bir halk destanının ta kendisi olduğu kesindi. Dünya devrimlerine dair heyecanla ve imrenerek okuduğumuz o kalın kitapların, o halk destanlarının çağımızı tam da şimdi Sur Direnişi’yle işgal etmiş olması, hangi halktan hangi inançtan olursa olsun ezilenler için büyük bir umut ışığı oluşturuyordu.
Gerçekten sonu ne olursa olsun çoktan zaferini ilan etmiş, bir destan gibi sonraki nesillere hayat verecek kutsal bir duruştu Sur Direnişi. Büyük ve kutsal bir tercihti. Bu tercih etrafında büyük bir buluşma ve büyük buluşmadaki amansız kavgaydı. Ve muhteşemliğini de bir son gibi algılanan görkemli bir başlangıca gebe olmasından alıyordu.


Çiyager arkadaşın ısrarı üzerine yazılan kısa notlardır. Yazılması gerekenin binde biri bile olmayan bu yazılar tarihe düşülen bir damla dahi olsa bizce değerlidir.
Xemgîn Roj (Ali)

Günlüğün en üst kısmına düşülmüş bu cümleler, o amansız mücadele koşullarında bile tarihe böylesine bir not düşme sorumluluğu taşıyan Xemgîn’e aitti. Direnişin büyük komutanı olan ve PKK tarafından ‘Şehir savaşlarının Agit’i’ olarak adlandırılan Çiyager’in ısrarı üzerine bu görevi o zor şartlarda ve yaralı olmasına rağmen sürdürmüştü. Arkadaşlarının coşkusu, heyecanı ve cesaretiyle andığı bu devrimci sayesinde Sur’da yaşanan gerçeklerin kapısı aralanmış oluyordu.
 
YAZILMAYA BAŞLANAN TARİH: 21 OCAK 2016
Direniş zafere, pasifizm yenilgiye, teslimiyet ihanete götürür...
Tarihi Sur Direnişi’nde şahadete ulaşanların anısına...
Her bir günü bin yıl gibi geçen Sur direnişinden...
Sur wê bibe Qela Dimdimê...


7 Haziran 2015 tarihindeki genel seçimlerde demokratik siyasetin zaferi, AKP çetesinin istediği çoğunluğu mecliste elde edememesi, yeni bir sürecin başlamasını da beraberinde getirdi. Önder APO ile olan diyalog düşman tarafından sona erdirilip imha ve tasfiye süreci tekrardan gündeme geldi. Suruç Katliamı ve hemen ardından Medya Savunma Alanları’na yapılan kapsamlı hava saldırısı (24 Temmuz) artık yeni direniş hamlesinin devrimci halk savaşı temelinde başlatılmasını gerekli kılmaktaydı. Ağustos ayı ile birlikte birçok ilçede ilan edilen öz yönetimlerin savunulması temelinde öz savunma birimlerinin örgütlendirilmesi ve halk ile iç içe bir direnişin geliştirilmesi devrimci halk savaşının bir gereği olarak ortaya çıkmaktaydı. Varto, Farqîn, Cizîr, Silopi, Nusaybin ve Derik gibi birçok ilçede direniş başlatılmış oluyordu. Amed gibi bir şehrin merkez ilçelerinde de direnişin geliştirilmesi tüm Kürdistan’ı etkileyecek bir durumu ortaya çıkaracaktı. Bu temelde Sur ve Bağlar’da geliştirilmek istenen süreç yeni bir dönemi de beraberinde getirdi.
 Sur’daki direniş ilk olarak Şehit Berfin arkadaşın da öncülük ettiği 21 Ağustos’ta başlatıldı. Toplam eldeki silah sayısı iki B7 silahı ile birlikte 15 civarındaydı. Binbir zorlukla el konulan iki kepçenin alana getirilmesi temelinde gece 10 civarında Sur’un yarısını denetime alacak şekilde hendek kazımına başlanmıştı. Elimizdeki silah sayısı da, arkadaş sayısı da sınırlıydı. Keçi Burcu ve Saraykapı yakınlarındaki hendekler iki ana mevziyi oluştururken, Yoğurt Pazarı, Dört Ayaklı Minare, Emniyet Fırını ve Kervansaray’daki mevzilerle alan tutulmuş oluyordu. Düşmanın gece 11 gibi saldırısı başlamış ve kepçeler etkisiz hale geldikten sonra elimizdeki mevcut iki mayının döşenmesi başarılamamıştı. Çatışmalar sabaha kadar sürerken Ş. Berxwedan arkadaşın şehadeti gelişmişti.


Her bir gün altın değerindeydi
Kürdistan’ın birçok merkezinde 24 Temmuz saldırıları sonrası başlayan topyekûn imha konsepti, Kürdistan toplumunu ve onun örgütlü güçlerini yeni bir tartışmaya ve karara itmişti. Müzakereyle ve siyasi yollardan Kürt toplumunun tarihi olarak çoktan hak ettiği kendi kendini yönetme hakkına dayanarak öz yönetimler temelinde kendi geleceğini oluşturma her ne pahasına olursa olsun yeni saldırı dalgası karşısında temel mücadele yöntemi olarak belirlenmişti. Kürt gençliğinin öncülüğünde sokakların ve yaşam alanlarının saldırılar karşısında savunulması amacıyla hendekler ve barikatlar geliştirildi. Bu barikatlar ardında yaşamını kendi öz örgütlenmeleriyle idame ettirmek isteyen toplum, bunun için kendi kent meclislerini kurmuştu. Bu barikat ve hendeklere yönelik saldırı gelişmediği müddetçe öz yönetim alanlarında çatışma ve kayıp haberleri yaşanmadı. Ta ki öz yönetim iradesi topyekun saldırının hedefi oluncaya kadar...


Zorlu dönem devam etmekte ama yeni bir tecrübe kazanılmıştı artık. Tutulacak alan yeniden gözden geçirildi ve daha mantıklı olan bir yöntem ile yeni bir girişimin hazırlıkları yapıldı. Düşmanın zırhlı araçlarının girmekte zorlandığı daha dar bir alan ile başlanacak ve giderek alanın genişletilmesi esas alınacaktı.
Yeni cephane takviyesi ile birlikte 5 Eylül akşamı tekrardan direniş başlatılmıştı. Ana mevzilerimiz Dört Ayaklı Minare, Emniyet Fırını, Karadeniz Sokak, Süleyman Nazif ve Mardinkapı İlköğretim Okulları, Kurşunlu Camisi ve Yoğurt Pazarı’ndaki 7 mevziden oluşuyordu. Düşmanın saldırısı yine çok gecikmeden başlamış ama Ş. Yılmaz arkadaşın Çarşı Karakolu’na yönelik roketatarlı eylemi düşmanın geri çekilmesini sağlamıştı. Bu da sabaha kadar zaman kazanmamız demekti. Bunu fırsat bilerek sabaha kadar tüm mevziler yapıldı. Düşman sabah 6 gibi tekrar saldırılarını başlattı ve öğlen 12’ye kadar çatışmalar devam etti. Düşmanın 10’a yakın ölüsü ve birçok yaralısı vardı. İlk defa 6 Eylül’deki bu çatışmada halkın büyük bir desteği söz konusu oluyordu. 10 Ekim’e kadar bazı günler çatışmalı geçse de alan tutulmaya devam ediyordu.


Direnişin büyük kahramanı: Şehit Berfin
8 Ekim’de Şehit Berfin arkadaşın Bağlar’da ev baskını sonucu bombasını kendisinde patlatarak şehit düşmesi, direnişin nasıl olması gerektiğini bizlere tekrar hatırlatır nitelikteydi. Öncülük rolünü tam anlamıyla fedai bir ruhla yerine getiren Berfin arkadaş, Sur Direnişi’nin en büyük kahramanlarındandı.
10 Ekim günü düşman büyük bir güçle tekrar saldırılarını başlattı. Bu seferki saldırısı farklıydı; Eseddullah Timi’nin hortladığı (IŞİD’in TC versiyonu), adının duyulduğu saldırıydı. Çatışmalar gün boyu devam ettikten sonra gece saatlerinde geri çekilme sağlandı. Düşmanın operasyonu 4 gün sürdü.
5 Kasım akşamı (Farqîn’e saldırının 3. günüdür) daha önce tutulan alan tekrar tutulmaya başlandı. Düşmanın saldırısından kaynaklı mevziler zorlukla yapılabildi.


‘YPS’nin ilk şehidi ben olacağım’
Bu seferki direniş farklı olacaktı, olmak zorundaydı. 6 Kasım sabah 10 civarında düşmanın saldırısı tekrar başladı. Kurşunlu ve Yoğurt Pazarı mevzileri saldırılardan dolayı yapılamamıştı ve bu durum bizi oldukça zorladı. Akşama kadar süren çatışmalarda Avesta (Ferhat Doğru) arkadaş şehadete ulaşırken vurulan ağır darbeler ile düşman geri çekilmek zorunda kaldı. Düşmanın ilk saldırısı kırılmış ve yeni bir özgüven oluşmuştu. Artık iş hazırlıkların soluksuzca yapılmasına bağlıydı. Şehit Avesta’ya bağlılık da bunu gerektiriyordu. YPS örgütlenmesinden büyük heyecan duyan Avesta arkadaşın ilk sözü “YPS’nin ilk şehidi ben olacağım” şeklindeydi. Avesta arkadaş, Yoğurt Pazarı’nda arada kalan arkadaşların yardımına gidip düşmana el bombası attıktan sonra yaralanıp şehit düşen bir arkadaştı.
Bizim için artık her bir gün altın değerindeydi. Mevziler olabildiğince arttırılıp alan genişletilmeli, evler delinip hatlar oluşturulmalı, cephane ve arkadaş aktarımı yapılmalıydı. Yollara mayınlar döşenmeli ve yerelden gençliğin katılımı örgütlendirilmeliydi. Her savaşın yapılan hazırlıklar temelinde kazanılacağını bilerek hareket ediyorduk ama yine de hazırlıklarımızın çok kısıtlı kaldığının da farkına sonradan varacaktık.


Kepçe olsaydı...
Halkın ilgisi oldukça büyüktü. Düşmanın karakolunun önüne mayın döşeniyormuş gibi sessizce mevzilerin temeli atılıyordu. Sur sokaklarında hendek yapmak, yapmaya çalışmak anlamsızdı; çünkü ilk yarım metrede dahi su ve elektrik hatları önümüze çıkıyordu. Bunun yerine daha çok üstü kapalı mevzilerin (çatışma mevzilerinin) yapılması tartışıldı ve bir kısım hayata da geçirildi. Çatışmaların şekli çok farklı olacaktı. Hazırlıkların arasında en çok ihtiyaç duyduğumuz şey kepçe ve kumdu ama bu konudaki gelişmeler bazılarının beceriksizliğini ve duyarsızlığını net olarak bize gösterdi. Eğer ki yeteri kadar kum ihtiyacımız sağlanmış olsaydı, daha hızlı hazırlıklarımızı yapabilirdik. Hele hele bir kepçemizin varlığı, sırtımızı Sur’un tarihi bedenlerine vermemizi sağlayabilirdi. Kepçe için yapmadığımız şey neredeyse kalmamıştı. Kepçe olsaydı, Yenikapı’ya ve ardındaki Hevsel Bahçeleri’ne hakimiyet kurabilirdik. Kepçe örgütlenemedi, kum zorla bir miktar ayarlanabildi.


Hele bir gelsinler…
Kürt gençliği yaşanan her saldırı karşısında kendini savunmak üzere örgütlenmeyi, bu temelde öz savunmayı geliştirmeyi esas almıştı. Saldırının şiddeti ve kapsamı büyüdükçe YDGH’den YPS’ye doğru evrilen savunma örgütlenmesi gündeme girmişti. Diğer öz yönetim alanlarında olduğu gibi yaşanan savaştan deneyimler o kısacık süreçte elde ediliyor; gençler arasında tartışılıp yeni taktikler belirleniyordu. Sur’a gerçekleşen ilk saldırılar da Sur direnişçileri için böyle bir deneyim ve tecrübe oluşturmuştu. Mücadele sürecinin ilk günleri ardından ortaya çıkan tecrübeye dayanarak YPS savaşçıları hazırlıklarına savaş içerisinde hız vermişti.


5 Kasım’dan 28 Kasım’a kadar geçen her bir gün büyük bir fırsattı. Bu fırsatı ne kadar doğru değerlendirebilirsek o kadar savaşta başarılı olacaktık. Bu bilinçle her şey yapılıyordu. 80’e yakın silahlı birim ve arkadaş örgütlendirilmiş, cephane stoku yapılmıştı. Mevzilenmeler de Emniyet Fırını‘ndan Kervansaray’a, Karadeniz Sokak’tan Yenikapıya, Kurşunlu’dan Yoğurt Pazarı ve Dört Ayaklı Minare’ye kadar tamamlanmıştı. Yönetim düzeyinde güçlü arkadaşların örgütlenmesi sağlanmıştı. 26 Kasım’da (tahminen) hareketli takımda yer alan Mazlum arkadaşın Bağlar’da şehadeti yaşanmıştı. Ş. Mazlum’un cenaze töreninden dönen iki arkadaş takip sonucu, Sur’a gelirken, Dört Ayaklı Minare yakınlarında düşman tarafından durdurulmak istenmesi üzerine iki polis öldürülürken arkadaşlar sağlam bir şekilde alana ulaşmayı başarmışlardı. Fakat düşmanın yoğun taraması sonucu o anda Dört Ayaklı Minare için basın açıklaması yapan Tahir Elçi, düşman tarafından şehit edilmişti. Hemen ardından sokağa çıkma yasağının ilanı ve düşmanın alana saldırısı başlamıştı. Bu saldırı için düşman çok hazırlıksızdı. İki gün boyunca yaşanan çatışmalarda düşmana ağır darbeler vuruldu. Dört Ayaklı Minare’nin yakınında zırhlı araçta patlatılan mayın sonucu araç tümden imha edilirken Yenikapı ve Emniyet Fırını tarafında da düşman darbelenmişti.
29 Kasım akşamı kalkan abluka iki gün aradan sonra 2 Aralık sabahı tekrardan başladı. Bu seferki yönelimin daha kapsamlı olduğu belliydi. Sivillerin büyük bölümü alandan çıkmıştı ama yine de evinde kalanlar vardı. Zor da olsa sivillerin giriş-çıkışları ilk 10 gün gerçekleşiyordu. Böyle kapsamlı bir saldırıyı bekliyorduk. Kendimize olan güvenimiz oldukça yüksekti. Cephane ve arkadaş sıkıntısının eskiye oranla olmaması, yeni yoğunlaşmalarımızla birleşince pek de sıkıntı yaşamayacağımızı tahmin ediyorduk; bundan dolayı da birçok sohbetimizde “hele bir gelsinler” diyerek mevzilerdeki nöbetimizi sürdürüyorduk...


YARIN:
* 2 Aralık, sabah 06:00. Tarihi Sur Direnişi başlıyor...
* İlk saldırı, tarihi Kurşunlu Camii’ye
* Tankla ilk tanışma

Doğan ÇETİN

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA